Bu memlekette her şey kullanıldı.

Din kullanıldı, bayrak kullanıldı, tarih kullanıldı, millet kullanıldı.

Öyle ki bir ara "Ben Türküm" cümlesi bile samimiyetin değil, siyasi pazarlamanın sloganı haline geldi. Biz "Adamı görüyor musunuz?" diye sorarken, bize parmağı gösterip gökyüzünü anlatmaya devam ettiler.

Rabia işaretleri arasında gözyaşları döküldü. Nutuklar atıldı. Hamaset üretildi. Fakat sonunda anlaşıldı ki duvarlara asılan sloganlar, çatısı çöken evi ayakta tutamıyormuş.

Memleket, değerlerin üretildiği değil, etiketlenip pazarda satıldığı bir açık artırma salonuna döndü.

Bazen bir Osmanlı tokadı iyi gelir derlerdi.

Meğer tokadı yiyen de, tokadı anlatan masallara inanan da hep bizmişiz.

Birileri Osmanlı hayalleri kurarken, faturası bugünün insanına kesildi. Üstelik her başarısızlığın ardından aynı masal yeniden piyasaya sürüldü:

"Bu bir tecrübe."

"Bir sonraki sefere."

"Biraz daha sabır."

Bu ülkede yarının ne olacağını kimse bilmiyorken, bize gelecek planı diye turşu kurdular. Dünya yapay zekâ konuşurken biz hâlâ umut konservesi açıp kokluyoruz.

Birine sormuşlar:

"Neren eğriydi?"

Cevap vermiş:

"Nerem doğru ki?"

Galiba meselenin özeti budur.

Çünkü biz yıllardır soru sormayı kabalık, hesap vermeyi düşmanlık, eleştiriyi ihanet sandık.

Onurlar incinmesin diye gerçekleri susturduk.

Gerçekler sustukça da aynı çukura düşüp aynı taşa tekme attık.

Sonra dönüp kader dedik.

Futbola gelirsek...

Toplum bulutların üzerinde gezerken, birkaç kişi yere bakıp şöyle demişti:

"İlk turda elensek de şaşırmayız."

Kimse dinlemedi.

Çünkü bizde beklenti üretimi, sanayi üretiminden daha güçlüdür.

Henüz kupa başlamadan dünya şampiyonu ilan edilen takım, 180 dakika sonra bavullarını topluyordu.

Üstelik öyle bir sistemde ki üçüncülerin bile bir kısmı üst tura çıkabiliyordu.

Başarısız olmak için özel bir gayret gerekiyordu.

O gayret de gösterildi.

İstatistikler ayrı bir komedi.

Top yüzde yetmiş sende.

Şutlar sende.

Oyun sende.

Manşetler sende.

Mikrofonlar sende.

Ama skor tabelası rakibin yanında duruyor.

Tıpkı memlekette olduğu gibi...

Bütün kurumlar sende olabilir.

Bütün ekranlar sende olabilir.

Bütün sloganlar sende olabilir.

Ama gerçekler sonunda kendi takımını kurar.

Ve maçı onlar kazanır.

Bir dönem bu kadroya "Cumhuriyet tarihinin en yetenekli takımı" denildi.

Bu iddiayı duyunca tarih kitapları sessizce yer değiştirdi.

1954 güldü.

2002 başını salladı.

Çünkü yetenek yalnızca CV'deki kulüpler değildir.

Zor zamanda ayağa kalkabilmektir.

Dağılan oyunu toparlayabilmektir.

Panik anında sorumluluk alabilmektir.

Yıldız olmak başka, takım olmak başka şeydir.

Biz yıldızları sayarken takım olmayı unutmuşuz.

Sonra başladı klasik tören.

Başarısızlık gelince herkes suçlu ilan edildi.

Genç oyuncular.

Kaleci.

Teknik ekip.

Hakem.

Hava durumu.

Çim.

Ayın evresi.

Merkür retrosu...

Bir tek sistemi kuranlar masum kaldı.

Her zaman olduğu gibi.

Bu ülkede başarının bin babası vardır.

Başarısızlık ise yetimhanede büyür.

Oysa mesele futboldan büyüktür.

Çünkü milli takım dediğiniz şey, ülkenin küçük bir maketidir.

Toplum nasıl nefes alıyorsa saha da öyle oynar.

Kutuplaşmış bir toplumdan uyumlu takım çıkmaz.

Birbirine güvenmeyen insanların ülkesinden ortak hikâye doğmaz.

Sürekli düşman arayan bir zihin, sonunda kendi oyuncusunu düşman ilan eder.

Gol kaçıran forvete küfür edenler, aslında yıllardır birbirine küfür eden toplumun tribündeki yansımasıdır.

Bir yanda göçmen çocukların başarılarıyla gurur duyan toplumlar var.

Onlar bir çocuğun hangi soydan geldiğine değil, ülkeye ne kattığına bakıyor.

Bir zamanlar sorunlu görülen gençleri hayata kazandırıyorlar.

Sabırla.

Eğitimle.

Hukukla.

Saygıyla.

Sonra o çocuklar ülkenin formasını giyiyor.

Ve o ülke kazanıyor.

Çünkü gerçek yurtseverlik; yalnızca bayrağı sevmek değil, o bayrağın altında yaşayan insanı da sevebilmektir.

Bugün elenen yalnızca bir futbol takımı değildir.

Yıllardır liyakatin yerine sadakati koyan anlayış biraz daha görünür hale gelmiştir.

Ekonomiyi çürüten akıl futbolu da çürütür.

Eğitimi zayıflatan anlayış altyapıyı da zayıflatır.

Kurumu değersizleştiren zihniyet federasyonu da değersizleştirir.

Bunlar birbirinden bağımsız değildir.

Çünkü çürüyen ağaç, meyvesini de etkiler.

Şimdi yeni masallar yazılacaktır.

Yeni bahaneler bulunacaktır.

Yeni kahramanlar icat edilecektir.

Yeni düşmanlar seçilecektir.

Ama sarımsağın kokusu gibi gerçeklerin de bir huyu vardır:

Er ya da geç ortaya çıkarlar.

Dün Avustralya, bugün Paraguay yalnızca sonucu ilan etti.

Asıl çöküş çok daha önce başlamıştı.

Hayaller sahaya çıktı.

Gerçekler skor tabelasına yazıldı.

Ve bir kez daha anlaşıldı:

Sorun yenilmek değil.

Sorun, aynı sebeplerle sürekli yenilip hâlâ aynaya bakmayı reddetmektir.