İnsan hayal kurmadan yaşayamıyor.

Kimi deniz kenarında küçük bir ev hayal ediyor, kimi emeklilikte dünya turunu, kimi de ay sonunu kredi kartına takla attırmadan getirmeyi…

Benimki biraz daha masraflı galiba.

Ben bir ülke hayal ediyorum.

Mesela adaletin herkese eşit dağıtıldığı bir ülke. Hani şu gözleri bağlı kadın heykeli var ya, elinde terazi tutan… Onun gözlerini arada açıp “Bu kefeler niye böyle?” diye sormak zorunda kalmadığı bir ülke.

İnsanların düşüncelerini özgürce söylediği… Söyledikten sonra da sağa sola bakıp “Yanlış anlaşılmadım inşallah” demediği bir yer.

Hukukun kişiye göre değil, kitaba göre işlediği…

Çok mu şey istedik?

Bir de eğitim meselesi var.

Çocuğun hangi ailede doğduğunu, hangi okula gideceğini ve hayatta nereye kadar ilerleyebileceğini belirlemediği bir ülke hayal ediyorum. Bilimin baş tacı edildiği, öğretmenin geçim derdi yerine öğrencisini düşündüğü, üniversitenin diploma dağıtan bina değil, fikir üreten yer olduğu bir ülke.

Gençlerin yeni bir buluş yaptığında ilk cümlesinin:

“Bunu burada yapabilir miyiz?”

olduğu…

“Yurt dışına nasıl giderim?” olmadığı bir ülke.

Ekonomi mi?

Orası hayalin iyice bilimkurguya yaklaştığı bölüm.

İnsanların maaşını aldığı gün zengin, üç gün sonra orta sınıf, ayın on beşinde ise ekonomi profesörü olmadığı bir ülke mesela.

Markette etikete bakarken küçük çaplı kalp çarpıntısı yaşamamak…

Kasada “Bunu çıkaralım” cümlesini daha az duymak…

Çalışanın emeğinin karşılığını aldığı, emeklinin torununa harçlık verirken kendi bütçesini sarsmadığı, gencin ev kurmayı otuz yıllık stratejik plan olarak görmediği bir memleket.

Doğayı da unutmayalım.

Ağacı yalnızca gölge yaptığı, arsayı yalnızca bina dikilecek boşluk olarak görmediğimiz bir ülke.

Derelerin gerçekten dere gibi aktığı, denizin renginin fabrika takvimine göre değişmediği, çocukların “Biz küçükken burada orman vardı” cümlesini bizden miras almadığı bir yer.

Sonra sanat…

Tiyatronun, operanın, müziğin, resmin, edebiyatın hayatın kenar süsü olmadığı bir ülke.

Sanatçının alkış kadar destek de gördüğü; kitap almanın lüks, konsere gitmenin servet, tiyatro biletinin aile bütçesinde olağanüstü hâl ilan ettirmediği bir toplum.

İnsanların yalnızca karnının değil, ruhunun da doyduğu bir yer.

Bir de huzur olsun isterdim.

Kimsenin kimseyi dili, düşüncesi, yaşam biçimi, memleketi yüzünden ötekileştirmediği…

İnsanların birbirini önce dinlediği, sonra kızdığı; mümkünse bazen hiç kızmadığı bir ülke.

Komşunun komşuya selam verdiği, farklı düşünen iki insanın aynı masada çay içebildiği…

Hatta çayın parasını kimin ödeyeceği dışında kavga edecek pek bir şey bulamadığı bir memleket.

Bütün bunları yazınca insanın aklına ister istemez şu geliyor:

“Yahu, sen ülke mi tarif ediyorsun, ütopya mı?”

Belki ütopya.

Belki fazla iyimserim.

Belki de insan yaş aldıkça gerçekleşmesi zor şeylere “hayal” deyip geçmeyi öğreniyor.

Ama yine de vazgeçmemek lazım.

Çünkü bugün bize hayal gibi gelen pek çok şey, bir zamanlar başkalarının da hayaliydi.

Özgürlük hayaldi.

Eşitlik hayaldi.

Kadınların seçme hakkı hayaldi.

Aya gitmek hayaldi.

Demek ki mesele hayal kurmakta değil.

Mesele, hayale bakıp:

“Boş ver, olmaz…”

demekte.

Ben yine de kurayım.

Adalet olsun.

Bilim olsun.

Ekmek olsun.

Ağaç olsun.

Sanat olsun.

Biraz da huzur olsun.

Çok şey istemiyorum aslında.

Hayal işte…

(*) Ali Yılmaz, 1960 Ankara doğumlu. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Şan-Opera bölümünden mezun. Devlet Opera ve Balesinde koro sanatçısı olarak meslek hayatına başladı. Koro sanatçısı olarak aktif görevini sürdürüyor. Müzisyen, yazar, ressam, dağcı…Radyolarda müzik programları hazırlayıp sunuyor. Şiir, öykü, deneme kitapları ve romanları var.