1945’te kabul edilen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, Atatürk’ün kurumsal vizyonunun bir göstergesi olarak köylüyü ekonomik bağımsızlığa kavuşturmayı amaçlıyordu. Ne var ki, Aydın’ın büyük toprak sahiplerinden Adnan Menderes’in yasaya karşı çıkması, Türkiye’nin toplumsal yapısındaki çelişkileri açığa çıkardı. Aynı dönemde, Celal Bayar, Adnan Menderes ve diğer bazı CHP üyelerinin ayrılarak Demokrat Parti’yi kurmaları, yeni siyasi aktörlerin ve halkın farklı kesimlerinin sesini duyurma gereksinimini ortaya koyuyordu.
İlk çok partili seçimler 1946’da yapıldı. CHP çoğunluğu korusa da, 1950 seçimleriyle tablo dramatik biçimde değişti: DP, 408 milletvekili ile iktidara gelirken, CHP yalnızca 69 sandalye kazanmıştı. Bu değişim, sadece sandık sonuçlarıyla değil, bir halkın kendi kendini yönetme yolunda attığı tarihi bir adım olarak kayıtlara geçti. CHP’nin gerginlik çıkarmadan iktidarı devretmesi, siyasi olgunluğun seçkin bir örneği oldu ve İnönü’nün liderlik anlayışının halkın iradesine verdiği önemin açık bir göstergesiydi.
Yine de bu geçiş sorunlardan uzak değildi. 1950’lerin Türkiye’si, çok partili düzene tam anlamıyla hazır değildi. Toplumsal sınıflar henüz tam olarak oluşmamış, Cumhuriyet devrimleri kökleşmemişti. İnönü’nün kızının aktardığı Çankaya Köşkü’nden Pembe Köşk’e taşınma hikâyesi, hem tarihî bir olayı hem de zaferin getirdiği hüzün ve kaygıyı içten bir biçimde gözler önüne seriyor: “En büyük yenilgim, en büyük zaferimdir…” sözleri, demokrasiye geçişin hem kişisel hem ulusal boyuttaki zorlu doğasını özetliyor.
DP iktidarı kısa süre içinde demokratik çerçeveyi zorlayan uygulamalara girişti. Üst rütbeli komutanları topluca emekliye sevk etti, Türkçe ezanı sona erdirdi ve köy okullarında din derslerini yaygınlaştırdı; böylece Cumhuriyet devrimlerine karşı açık bir politika yürütüldü. Anayasanın çiğnendiği durumlar, NATO’ya girilme süreci ve yerel yönetimlerdeki müdahaleler, halkın kendi kendini yönetme yolculuğunda demokrasi ile otokrasi arasındaki ince çizginin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyuyordu.
Eğitimdeki gerileme ve din eğitiminin hızla yayılması, toplumun demokratik bilinç düzeyinin yeterince olgun olmadığını ve oy kullanma yetkisi olan halkın seçimleri yönlendirme kapasitesinin sınırlı olduğunu gösterdi. Tarih, zaferlerin ve seçimlerin tek başına demokratik istikrarı garanti etmediğini acı bir biçimde anımsatıyordu. Winston Churchill’in 1945’teki seçim yenilgisi üzerine söylediği sözler, İnönü’nün deneyimiyle birleştiğinde bu gerçeği anlamlandırıyor: Halkın kendini yönetme kapasitesi, liderlerin zaferi veya politik başarılarıyla değil, eğitim, bilinç ve toplumsal olgunlukla doğrudan bağlantılıdır.
Eflatun’un binlerce yıl önce dile getirdiği gibi: “Halk övülmeyi sever. Onun için güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin devleti yönetebileceği zannedilir.” Almanya’da Hitler örneği gibi tarihten de alınan dersler gösteriyor ki, 1950’ler Türkiye’si bu gerçeğin acımasız sınavını yaşadı. Büyük zaferler, siyasi iktidarı garanti etmiyor; demokrasi yalnızca halkın olgunluğu ve özgür iradesiyle yaşatılabiliyor.
Halkın kendi kendini yönetme yolculuğu, yalnızca seçim zaferlerinden ibaret değildir. Bu yolculuk, toplumsal bilinç, tarihî deneyim ve liderlerin sorumluluğu ile bütünlük kazanır. 1945–1955 arasındaki Türkiye, hem zaferlerin hem de uyarıların iç içe geçtiği bir dönemdir. Demokrasiye geçişin erken ve eksik zemini, halkın kendi kendini yönetme yetisini test etmiş ve otokrasinin gölgesini olası kılmıştır. Bu tarihî deneyim günümüz için hâlâ geçerlidir: Halkın özgür iradesi ancak bilinç ve olgunlukla demokrasiye dönüşebilir; aksi halde zaferler birer geçici galibiyet olmaktan öteye gidemez.