"Siyasetin en büyük krizi, rakibini düşman görmeye başladığı andır."
*
Bir siyasetçiyi ölüm yıl dönümünde anmak, yalnızca geçmişe duyulan bir özlemin ifadesi değildir. Asıl mesele, onun temsil ettiği siyasal kültürün bugün bize ne söylediğini anlayabilmektir.
Bugün Süleyman Demirel'i konuşmak, aslında tek bir kişiyi konuşmak değildir. Bir siyaset anlayışını, bir devlet geleneğini ve giderek kaybettiğimiz kamusal dili konuşmaktır.
Çünkü toplumlar yalnızca anayasal düzenlerle değil, siyasal üsluplarıyla da ayakta kalırlar.
Siyaset sosyolojisinin önemli isimlerinden Alexis de Tocqueville, demokrasilerin yalnızca seçimlerle değil, nezaket kültürüyle yaşayabileceğini söyler.
Hannah Arendt ise siyaseti, insanların birbirini yok etmeye değil, birlikte yaşamaya çalıştıkları kamusal alan olarak tanımlar.
Bugün dönüp Türkiye'nin siyasal iklimine baktığımızda asıl kaybımızın ekonomi mi, hukuk mu yoksa demokrasi mi olduğu uzun uzun tartışılabilir.
Fakat belki de bunların hepsinin öncesinde kaybettiğimiz başka bir şey var:
Siyasal nezaket.
Artık siyasi rakipler farklı düşünen insanlar olarak değil; çoğu zaman "hain", "terörist", "zillet", "illet", "mandacı", "çürük", "sürtük" ya da benzeri sıfatlarla tanımlanıyor.
Bu yalnızca sert bir söylem değildir.
Bu, toplumun birbirini algılama biçimini değiştiren bir siyasal dildir.
Pierre Bourdieu'nün ifadesiyle dil, yalnızca iletişim aracı değildir; aynı zamanda iktidarın kurulduğu en güçlü alanlardan biridir.
Siyasetçilerin dili zamanla toplumun dili olur.
Meydanlarda kullanılan kelimeler, bir süre sonra mahallede, okulda, aile içinde ve sosyal medyada yeniden üretilir.
İşte asıl tehlike burada başlar.
Geçmişe baktığımızda Türkiye'nin çok daha sert siyasi krizlerden geçtiğini görüyoruz.
27 Mayıs...
12 Mart...
12 Eylül...
28 Şubat...
Koalisyonlar...
Ekonomik krizler...
Muhtıralar...
Bütün bu dönemlerde İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş ve Turgut Özal birbirlerinin en güçlü rakipleriydi.
Birbirlerini ağır biçimde eleştirdiler.
Kimi zaman çok sert polemiklere girdiler.
Ancak siyasal rekabet ile toplumsal düşmanlık arasındaki çizgiyi bugünkü kadar silikleştirmediler.
Rakibi yok edilmesi gereken bir düşman olarak değil, sandıkta yenilmesi gereken bir siyasal aktör olarak gördüler.
Bu fark küçümsenecek bir ayrıntı değildir.
Demokrasiyi ayakta tutan tam da bu ayrıntıdır.
Süleyman Demirel'in siyasal hayatını anlamaya çalışırken onu yalnızca yaptığı barajlar, yollar ya da elektrik santralleri üzerinden değerlendirmek eksik kalır.
Onun en büyük mirası belki de inşa ettiği eserler değil, temsil ettiği siyaset anlayışıdır.
Max Weber'in "sorumluluk etiği" dediği şey tam da budur.
Devlet adamı, yalnızca kendi seçmeninin değil, kendisine oy vermeyen insanların da geleceğini düşünmek zorundadır.
Demirel'in yıllarca tekrar ettiği şu cümle bu anlayışın özeti gibidir:
"Ben Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıyım."
Bu cümlede parti yoktur.
İdeolojik ayrım yoktur.
Vatandaş ayrımı yoktur.
Sadece devlet vardır.
Bugün bu cümleyi yeniden düşünmeye ihtiyacımız var.
Şerif Mardin, Türkiye'de devlet geleneğinin sürekliliğini anlatırken devlet ile iktidarın aynı şey olmadığını özellikle vurgular.
Devlet kalıcıdır.
İktidar ise geçicidir.
Devlet adamı, geçici siyasi çıkarlarını devletin uzun vadeli çıkarlarının önüne koymayan kişidir.
Belki de Demirel'in farklı dönemlerde uzlaşmaya açık tavrı tam burada anlam kazanır.
Kimi zaman eleştirildi.
Kimi zaman "U dönüşü yapmakla" suçlandı.
Fakat siyaset yalnızca kararlılık değil, gerektiğinde krizleri büyütmeden yönetebilme sanatıdır.
Çünkü devlet yönetmek, taraftar yönetmekten daha zordur.
Bugün en fazla konuştuğumuz kavramlardan biri liyakattir.
Oysa liyakat yeni keşfedilmiş bir kavram değildir.
Modern devletin temelidir.
Max Weber'in rasyonel bürokrasi modeli tam da bunu anlatır.
Devlet, sadakat üzerine değil; ehliyet üzerine kurulmalıdır.
Demirel dönemlerinde farklı siyasi görüşlerden bürokratların görevlerini sürdürebilmiş olması, o dönemin kusursuz olduğu anlamına gelmez.
Ancak devlet kadrolarının bütünüyle partizan kimlik üzerinden şekillenmemesi, bugünün tartışmaları açısından üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir tecrübedir.
Çünkü liyakat yalnızca iyi yönetim üretmez.
Adalet duygusu da üretir.
Demirel'in en çok tartışılan sözlerinden biri hiç kuşkusuz "Yollar yürümekle aşınmaz." cümlesidir.
Bugün bu söz çoğu zaman yalnızca bir polemik malzemesi olarak hatırlanıyor.
Oysa bu ifade, demokratik toplum anlayışının kısa bir özetidir.
Demokrasi, yalnızca seçim günü sandık kurmaktan ibaret değildir.
Demokrasi aynı zamanda vatandaşın itiraz edebilme hakkını güvence altına almaktır.
Devlet, eleştiriden korkmuyorsa güçlüdür.
Vatandaşından korkuyorsa değil.
Hukukun üstünlüğü de devlet adamlığının ayrılmaz bir parçasıdır.
Yakın çevresiyle ilgili yargı süreçlerine müdahale etmemesi yönündeki anlatılar ve bazı bakanlarının Yüce Divan'a gönderilmesine izin vermesi, Demirel'in bu konudaki yaklaşımına ilişkin kamuoyunda yer etmiş örneklerdir.
Elbette tarihçiler bu olayların bütün ayrıntılarını tartışacaktır.
Fakat önemli olan, devlet yöneten kişinin hukuku kendisinin üzerinde görebilmesidir.
Çünkü hukuk, iktidarın emrinde olduğunda adalet ortadan kalkar.
Adalet ortadan kalktığında ise devlet yalnızca güç kullanabilen büyük bir organizasyona dönüşür.
Bugün Türkiye'nin yaşadığı krizlerin önemli bir kısmı ekonomik gibi görünse de temelinde ciddi bir güven sorunu bulunmaktadır.
Siyaset bilimci Robert Putnam'ın "sosyal sermaye" dediği şey tam da budur.
Toplum birbirine güvenmediğinde kurumlar da işlememeye başlar.
Siyaset güven üretmezse ekonomi de hukuk da demokrasi de uzun süre ayakta kalamaz.
İşte bu yüzden mesele yalnızca Süleyman Demirel'i özlemek değildir.
Asıl mesele, onun temsil ettiği siyasal kültürü yeniden tartışabilmektir.
Hiçbir lider kusursuz değildir.
Ne İnönü...
Ne Menderes...
Ne Ecevit...
Ne Erbakan...
Ne Türkeş...
Ne Özal...
Ne de Demirel...
Hepsi bu ülkenin siyasi tarihinde doğrularıyla da yanlışlarıyla da yerlerini almışlardır.
Tarih, liderleri putlaştırmak için değil; onlardan ders çıkarmak için vardır.
Bugün geçmişe bakarken aradığımız şey kusursuz insanlar değildir.
Aradığımız şey, devletin partiden büyük olduğu; hukukun kişilerin üzerinde bulunduğu; rakibin düşman değil, demokratik rekabetin meşru bir aktörü olarak görüldüğü bir siyaset anlayışıdır.
Belki de Türkiye'nin yeniden ihtiyaç duyduğu şey, daha güçlü liderlerden önce daha güçlü bir siyasal kültürdür.
Çünkü devlet adamlığı seçim kazanmakla ölçülmez.
Devlet adamlığı, iktidardan ayrıldıktan sonra da toplumun farklı kesimlerinin saygısını koruyabilmektir.
Süleyman Demirel'i ölüm yıl dönümünde anarken hatırlamamız gereken asıl miras da budur.
Onun mirası yalnızca barajlar, yollar ve köprüler değildir.
Asıl mirası, siyasetin diliyle bir toplumu birbirine düşman etmeden de ülke yönetilebileceğini göstermiş olmasıdır.
Belki de bugün en çok özlediğimiz şey, tam olarak budur.