Aradan geçen yüz yılı aşkın zamana rağmen Çanakkale hâlâ bize aynı şeyi hatırlatır: Bir millet, bağımsızlığı söz konusu olduğunda yalnızca silahla değil; inançla, fedakârlıkla ve ortak bir kader duygusuyla savaşır.
Çanakkale’de cepheye sürülen sadece bir ordunun gücü değildir; bir milletin kültürel ve entelektüel birikimi de cepheye taşınmıştır.
Cephelerdeki asker ihtiyacı arttıkça henüz askerlik çağına gelmemiş lise ve üniversite öğrencileri eğitimlerini yarıda bırakarak gönüllü olarak orduya katılırlar. Anafartalar’da, Conkbayırı’nda ve Arıburnu’nda savaşanların arasında yalnızca askerler değil; öğrenciler, öğretmenler, sanatkârlar ve geleceğin bilim insanları da vardır.
Bu yüzden Çanakkale’yi anlamak yalnızca top seslerini duymak değildir. Çanakkale’yi anlamak; yarım kalan mısraları, susan fırçaları ve toprağa düşen kalemleri de anlamaktır.
Nitekim Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin (Askerî Tıp Fakültesi) birinci sınıfına kayıt yaptıran 190 öğrencinin tamamı savaşın en çetin günlerinde vatan savunması için cepheye koşmuştur. Bu fedakârlığın sonucu olarak 1921 yılında okul tek bir mezun bile verememiştir.
Sadece tıbbiyeliler değil…Dönemin üniversitesi olan Darülfünun öğrencileri başta olmak üzere İstanbul Sultanisi, Galatasaray Sultanisi, Vefa Sultanisi, İzmir ve Balıkesir liseleri, Sivas Lisesi ve Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi gibi pek çok okul bu sessiz fedakârlığın parçası olmuştur.
Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nden 120 öğrenci kara tahtaya şu notu bırakarak cepheye koşmuştur: “Hocam, biz vatan için cepheye gidiyoruz. Bizi yok yazmayınız.”
Bu gençler Çanakkale’de çeşitli cephelerde “öğrenci taburları” olarak savaşmışlardır. Mustafa Kemal Atatürk bu büyük kaybı yıllar sonra şu sözlerle ifade edecektir:
“Biz Çanakkale’de bir Darülfünun kaybettik.”
O gün mezuniyet törenlerine katılamayan binlerce genç, aslında tarihin en şerefli “Şehadetnamesini” almış ve Türk milletinin hafızasına silinmeyecek bir imza bırakmıştır.
Çünkü lise ve üniversite öğrencisi demek; geleceğin doktoru, mühendisi, öğretmeni, hukukçusu, bilim insanı, şairi ve tarihçisi demektir. İşte Çanakkale’nin görünmeyen bilançosu tam da budur.
Bazen bir millet yalnızca toprak kaybetmez… Bir kuşak kaybeder. Çanakkale’yi geçemeyen düşman kuvvetlerinin komutanlarından İngiliz General Aspinall-Oglander bu gerçeği şu sözlerle ifade etmiştir:
“Çekildik… Çanakkale’yi geçemedik. Ama Türk milletinin genç neslini, eğitimli neslini, çiçeğini yok ettik. Dolayısıyla geleceğini yok ettik. Bellerini zor doğrulturlar.”
Gerçekten de Çanakkale’de Türk toplumunun en parlak gençlerinden binlercesi hayatını kaybetmiş, bu durum ülkenin sosyal ve kültürel gelişimini derinden etkilemiştir. Bir ülkenin doktoru, mühendisi, öğretmeni ve yöneticisi olacak olan bu “altın nesil”, vatanın geleceği için siperlerde şehit olmuştur.
Bu kayıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında kendini en sert şekilde hissettirmiştir. Yeni kurulan devlet; fabrikalarında mühendis, okullarında öğretmen, hastanelerinde doktor bulmakta zorlanmıştır. Çünkü o kuşak Gelibolu’nun sırtlarında kalmıştır.
General Oglander’in haklı olduğu nokta kaybın büyüklüğüdür. Yanıldığı nokta ise Türk milletinin bu boşluğu doldurma iradesidir.
Çünkü Çanakkale aynı zamanda genç bir subayın, Mustafa Kemal’in askerî dehasının bütün dünyaya görünür olduğu yerdir. O cephede parlayan liderlik, daha sonra Türk milletinin bağımsızlık mücadelesine yön verecek ve sonunda yeni bir devletin doğuşuna kadar uzanacaktır.
Çanakkale’de toprağa düşen her genç; yazılmamış bir kitabın, kurulmamış bir kürsünün, yetiştirilememiş bir öğrencinin hatırasıdır. Bir millet bazen sadece askerlerini kaybetmez…Geleceğini yetiştirecek evlatlarını da kaybeder. Fakat Çanakkale’nin büyük sırrı tam da burada saklıdır.
Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Çanakkale’de toprağa düşen o neslin bıraktığı mirasla ayağa kalkmıştır. Cumhuriyetin yeni nesli ise “kıvılcım olarak gidip, alev olarak dönen” bir iradenin devamı olmuştur.
O gençler toprağa düşerken aslında bir milletin ruhuna kök salmışlardır. Ve o kökler öyle derine inmiştir ki, aradan geçen yüz yıldan fazla zamana rağmen hâlâ bu toprakların hafızasında yaşamaktadır.
Bugün Boğazlardan geçen gemilerin rotası, hızı, geldiği ve gideceği liman, vardiya değişimleri gibi bilgiler “jurnal” adı verilen defterlere kaydedilir. Örneğin Cebelitarık Boğazı’ndan geçerken jurnale şöyle yazılır:
“03:00 Cebelitarık’a girildi.”
“07:00 Cebelitarık geçildi.”
Veya “08.00” İstanbul Boğazı’na girildi. “
11.00” İstanbul geçildi
Ancak Mevzubahis Çanakkale Boğazı olunca satırlar değişir.
“10:00 Şehitler Abidesi 2 milden selamlandı” ya da
“12:00 Çanakkale çıkıldı.”
Bu yazılı bir kural değildir. Saygıdır… Ancak herkes bilir ki bu dünyada her yer geçilir… Ama ÇANAKKALE GEÇİLMEZ.
Bu büyük zaferin yıl dönümünde başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, vatan uğruna hayatını feda eden bütün kahramanlarımızı saygı, rahmet ve minnetle anıyorum. Ruhları şâd olsun.