Bir toplumun geleceği servetiyle değil, ahlâkı ve birikimiyle ölçülür. Birikim aklı büyütür, ahlâk ise o aklın insanlığa mı yoksa felakete mi hizmet edeceğini belirler.
Bazen bir cümle insanı durdurur. Hayatın karmaşası içinde yürürken birden önünüze çıkar ve sanki zihninize değil, doğrudan vicdanınıza dokunur. İnsan o anda fark eder ki yıllardır bildiği ama tam olarak ifade edemediği bir hakikat, bir başkasının kelimeleriyle görünür hâle gelmiştir.
Geçtiğimiz günlerde donanımını ve fikir dünyasını ilgiyle takip ettiğim Prof. Dr. Özgür Demirtaş’ın paylaştığı kısa bir cümle tam da böyle bir etki bıraktı.
“Onsuz yaşayamayacağınız birini, sizsiz yaşayabilsin diye büyütüyorsunuz.”
İlk bakışta basit gibi görünen bu cümle aslında anne babalığın en ağır gerçeğini anlatır. Çünkü insan çocuk sahibi olduğunda yalnızca bir evlat büyütmez; aynı zamanda kendi kalbinin sınırlarını da büyütür. Çocuk çoğu zaman insanın kalbinin bedeninin dışında atan hâlidir. Onun gülüşü sizi sevindirir, korkusu sizi tedirgin eder, geleceği sizi uykusuz bırakır. Fakat hayatın tuhaf bir dengesi vardır. İnsan, onsuz yaşayamayacağını düşündüğü bir varlığı; bir gün kendisiz yaşayabilecek şekilde yetiştirmek zorundadır. İşte ebeveynliğin en büyük çelişkisi ve aynı zamanda en büyük olgunluğu burada başlar. Çünkü anne babalık, sahip olma duygusuyla değil; bırakabilme cesaretiyle olgunlaşır.
Çocuğunuz yürümeyi öğrenirken elini tutarsınız. Ama bir gün o eli bırakmanız gerekir. Konuşmayı öğretirsiniz ama bir gün kendi sözlerini kurmasına izin vermeniz gerekir. Hayatı anlatırsınız ama bir gün kendi hayatını yaşamasına razı olmanız gerekir. İnsan çoğu zaman bunun farkında değildir. Evladını büyüttüğünü zanneder.
Oysa hakikat şudur: Evlat büyürken aslında anne baba da büyür. Bu yüzden mesele sadece çocuk yetiştirmek değildir. Mesele, bir insan yetiştirebilmektir. Ve insan yetiştirmek; bilgiyle, merhametle, karakterle ve iradeyle olur. Çünkü hayatın en büyük imtihanı, insanın yanında biri varken değil; yalnız kaldığında nasıl ayakta durduğudur. Buradan bakınca mesele sadece aile meselesi de değildir. Bu aynı zamanda bir toplum meselesidir. Bugün toplumların yaşadığı birçok krizin arkasında aslında yetişme biçimleri vardır. Çocuklarına düşünmeyi öğretmeyen, karakter kazandırmayan, sorumluluk duygusu vermeyen toplumlar; ilerleyen yıllarda bu eksikliğin bedelini ağır şekilde öderler. Çünkü insan nasıl yetişirse toplum da öyle şekillenir.
Aileler insan yetiştirir, insanlar toplumları kurar, toplumlar da geleceği belirler. Bu yüzden ebeveynlik sadece bir aile meselesi değil, aynı zamanda bir medeniyet meselesidir. Evlatlarımız bize ait değildir. Onlar bize emanet edilmiştir.
Emanetin hakkı ise onu kendine bağımlı kılmak değil, özgürce yürüyebilecek hâle getirmektir. Çünkü bazı sevgiler sarılmak için değil, yol vermek içindir. İnsan başkalarını kandırabilir; fakat en çok kendini kandırır. Hayatın en zor gerçeklerinden biri şudur: İnsan çoğu zaman gerçeği bilmediği için değil, görmek istemediği için yanılır.
Kendimizi haklı çıkarmak için sebepler üretiriz. Hatalarımızı şartlara bağlar, eksiklerimizi kaderle açıklarız. Oysa insanın en büyük gelişimi kendine karşı dürüst olabildiği anda başlar. Kendini aldatmak kısa vadede huzur verir gibi görünür. Ama uzun vadede insanı gerçekle karşı karşıya bırakır. Gerçekle yüzleşmek çoğu zaman rahatsız edicidir. Çünkü gerçek, insanın kendisi hakkında kurduğu güzel hikâyeleri bozar. Fakat olgunluk tam da burada başlar. İnsan kendine şu soruyu sorabildiğinde büyür:
“Ben gerçekten doğru mu yapıyorum, yoksa kendimi mi ikna ediyorum?”
GÖREREK BAKMAK işte budur. Hayatın bize gösterdiği işaretleri görmezden gelmemek, Ve ANLAYARAK ÇÖZMEK ise insanın önce kendi nefsini anlamasıdır. Çünkü kendini tanımayan insanın dünyayı anlaması zordur. Tarihte hiç olmadığı kadar bilgiye sahibiz. Ama aynı ölçüde hikmete sahip miyiz? Bilgi öğrenilir, hikmet yaşanır, bilgi zihni doldurur, hikmet insanı olgunlaştırır. Bir insan çok şey bilebilir ama doğru zamanda doğru kararı veremeyebilir. Çünkü hikmet, bilginin karakterle birleşmesidir. Bugün en büyük eksiklik belki de burada yatıyor. Bilgiyi çoğaltıyoruz ama hikmeti büyütemiyoruz. Oysa toplumları ayakta tutan sadece bilgi değil, hikmettir.
Modern dünya insanı kalabalıkların içine koydu ama kalpler arasındaki mesafeyi artırdı.
Teknoloji mesafeleri kısalttı. Fakat ruhlar arasındaki mesafe büyüdü. İnsan artık daha çok konuşuyor ama daha az dinliyor. Daha çok paylaşıyor ama daha az anlıyor. Bu yüzden modern insanın en büyük sorunu yalnızlık değil, anlaşılmamaktır. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan insanın temel ihtiyacı aslında çok basittir: Anlaşılmak. GÖREREK BAKMAK ; karşımızdaki insanı gerçekten görmek demektir. ANLAYARAK ÇÖZMEK ise onun sözlerinin arkasındaki duyguyu fark edebilmektir. Çünkü insan çoğu zaman söyledikleriyle değil, hissettikleriyle yaşar. Ve bütün bu anlatılanların özeti belki de tek bir cümlede saklıdır:
Bir toplumun geleceği, çocuklarına bıraktığı servetle değil; yetiştirdiği insanla ölçülür. Birikimi olmayan toplumlar geri kalır; ahlâkı olmayan toplumlar ise çöker.
Bir toplumun gerçek gücü, bilgiyle beslenen aklı ve ahlâkla yön bulan vicdanıdır.