“Şifa aklın yarısıdır.”

Bu cümle, sadece birey için değil; toplumlar ve devletler için de geçerlidir. Çünkü aklın ve sağduyunun yitirildiği yerde hakikat zayıflar, yerini kolayca yönlendirilebilen algılar alır.

Bugün içinde bulunduğumuz atmosfer tam da böylesi bir bulanıklığı andırıyor. Her dönemde olduğu gibi, kendi çıkarlarını önceleyen odaklar, toplumu yönlendirecek uygun zemini inşa etme peşinde. Bu zemin çoğu zaman din, kimlik ve ideoloji üzerinden kuruluyor. Cumhuriyetin, laikliğin ve mevcut rejimin uzun süredir sistematik biçimde tartışmaya açılması; bu tartışmaların hem siyasal söylemlerde hem de bazı sivil yapılarda giderek daha görünür hale gelmesi, tesadüf değil.

Asıl tehlike ise burada başlıyor.

“Türk” kimliğinin yalnızca dini bir tanıma indirgenmesi—yani “Müslümansa Türktür” anlayışı—tarihsel gerçeklikle bağdaşmadığı gibi, Türk dünyası içinde bilinçli bir ayrışmanın kapısını aralıyor. Adriyatik’ten Çin’e uzanan geniş coğrafyada milyonlarca Türk yaşıyor ve bu insanların önemli bir bölümü farklı inançlara sahip. Bu çeşitliliği yok saymak, birleştirmek yerine parçalamaktır.

Benzer bir ayrıştırma eğilimi İran üzerinden de kurgulanıyor.

Nüfusunun önemli bir kısmı Azeri Türklerinden oluşan bir ülkede, etnik ve mezhepsel fay hatlarının kaşınması; Türkiye ile İran arasında yapay bir gerilim üretme riskini barındırıyor.

Oysa böyle bir çatışmanın kazananı ne Türkiye olur ne İran.

Kazanan, enerji yollarını ve stratejik geçiş noktalarını kontrol etmek isteyen küresel güçler olur.

Daha açık söylemek gerekirse: Akıl dışı korkularla “İran Türkiye’ye saldıracak” gibi söylemleri yaymak, bilimsel ve stratejik bir zemine değil; manipülasyona dayanır.

Bu tür söylemler, toplumu gerçek tehditlerden uzaklaştırırken, sahte gündemlerle zayıflatır.

Diğer yandan, ümmetçilik üzerinden kurulan büyük idealler de benzer bir kopuşu barındırıyor. 57 İslam ülkesini tek bir siyasi çatı altında toplama hayali, kulağa güçlü gelebilir; ancak ne tarihsel deneyimler ne de günümüz jeopolitiği böyle bir yapının mümkün olduğunu gösteriyor. Buna rağmen bu fikrin sürekli canlı tutulması, toplumsal enerjiyi gerçekçi hedefler yerine romantik ama karşılıksız hedeflere yönlendiriyor.

Dahası, bu iki uç yaklaşım—bir yanda yapay düşmanlıklar, diğer yanda gerçeklikten kopuk birlik hayalleri—aynı sonucu doğuruyor: zayıflayan bir toplum, bulanıklaşan bir akıl ve artan dış etki.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan tablo da bunu doğrular nitelikte.

Bölge ülkelerinin önemli bir kısmı, kendi iç çekişmeleri, mezhepsel ayrışmaları ve kısa vadeli çıkar hesapları nedeniyle ortak bir duruş sergileyemiyor. Bu da dış müdahalelere açık, kırılgan bir yapı oluşturuyor.

Enerji hatları ve özellikle Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktaları üzerindeki küresel rekabet düşünüldüğünde, bu dağınıklığın bedelini yine bölge halkları ödüyor.

“Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir” denir.

Ancak burada mesele çoğu zaman iyi niyet de değil; kısa vadeli çıkarlar, mezhepsel rekabet ve jeopolitik körlüktür. Birlik üretmeyen, aksine birbirini zayıflatan bu anlayış; bölgeyi daha büyük kırılmaların eşiğine sürüklüyor.

Bu manzara, bize yabancı değil.

1919 öncesinde de benzer bir zihniyet vardı.

Kimi çevreler kurtuluşu bağımsızlıkta değil, başka güçlerin himayesinde arıyordu. Mandacılık fikri o gün nasıl bir çıkmazsa, bugün de farklı ambalajlarla sunulan benzer bağımlılık eğilimleri Ortadoğu ülkelerinde aynı yanlışı tekrar etme riskini taşıyor.

Unutulmaması gereken basit bir gerçek var:

Erdemsiz insanlara verilen güç, açgözlü birine emanet edilen sofra gibidir.

Sonunda ne adalet kalır ne de paylaşım.

Bir toplum, hayallerle körleşmiş, gerçeklikten kopmuş zihinlere teslim edilirse; yönünü kaybeder. Ve yönünü kaybeden bir ülke, sadece kendi içinde değil, dışarıya karşı da savunmasız hale gelir.

Bu yüzden mesele sadece siyaset değil, akıl meselesidir.

Çünkü akıl giderse, geriye ne hukuk kalır ne gelecek.