Liyakat Arapça’dan dilimize geçmiştir. Son zamanlarda çok kullanılmaya başlayan bir kelimedir. Layık sözcüğü ile aynı kökten gelir. Liyakat aslında en basit anlamıyla işinin ehli olmak o işe yakışan davranışlar sergilemek demektir. Diplomasi için düşünecek olursak ülkeler arası anlaşmalara ters olan davranışlardan kaçınmak diyebiliriz. Askerler için emre itaat etmek, üstünün dediklerini yapmak liyakatin örneği olarak gösterilebilir.
Aslında liyakat bir yönden toplumda, insanlar arasında ve çeşitli mesleklerde düzeni sağlamaya yarar. Her işi herkes yapamaz. Bu bakımdan liyakat yaşamın her alanında dikkat edilmesi gereken bir kavramdır. Liyakate önem vermeden yapılan terfiler kötü sonuçlara yol açar. İşler ve ilişkiler verimsizleşir. Bunun sonucunda şirketleri iflasa bile sürükleyebilir.
Rahmetli Alev Alatlı da bir konuşmasında liyakatten şöyle bahsetmiştir;
“Sistemler onları kuvveden fiile çıkartan ve idame ettiren insanların niteliğiyle kaimdirler.”
Ehil bir atanmışın vezir edebildiği bir halkı, işinin ehli olmayan bir seçilmişin rezil edebildiği de sır değil. İster monarşi, ister meşrutiyet, ister parlamenter, isterse bizim şimdi denediğimiz başkanlık sistemi olsun, toplumların bir avuç iyi niyetli ve ehil insanın yüz suyu hürmetine ayakta kaldığını kadim tarih teyit ediyor. Sistem kendi başına bir değer değil, değerini sistemi çalıştıranların liyakati belirliyor.
Yeri gelmişken, geçenlerde Sultan 3. Mustafa'nın 'Cihangir' mahlasıyla yazdığı bir dörtlüğe rastladım. Koskoca padişah, “Yıkılıp dur bu cihan sanma ki bizde düzele/ Devlet-i çerh-i deni verdi kamu müptezele/ Şimdi ebvab-i saadetle gezen hep hazele/ İşimiz kaldı heman merhamet-i Lem Yezel'e" diye yakınıyor.
Günümüz Türkçesinde mealen, "Yıkılıp gitmektedir bu dünya, sanma ki bizde düzele/ Aşağılık felek tümden bıraktı devleti müptezele/ Şimdi saadet kapılarında gezenler hepten alçaklar/ İşimiz artık kaldı Allah'ın merhametine."
lll. Mustafa'nın 1700'lü yılların ikinci yarısında saltanat sürdüğünü düşününce umutsuzluğa kapılıyor demeyeyim ama hüzünleniyor insan. Besbelli ki asgari 250 yıldır çözemediğimiz ağır bir liyakat sorunumuz var bizim. Başkanlık sistemi ile çözebilirsek rahmetli Özal'ın kehaneti doğrulanır, 21. yüzyıl gerçekten de Türklerin yüzyılı olur inşallah.
Liyakat sorunu çözüldüğünde Türkiye şahlanır. Bir kere, eğitimden adli sisteme, imardan enerjiye, tarımdan basına hemen her alanda gözlemlediğimiz o müthiş savurganlığın sonu gelir. Zor kazanılmış birikimlerimizi rasyonel yatırımlara dönüştürme imkanı doğar. Zaman yönetimi mümkün olur. Bir günlük işi bir aya yayıp sürüncemede bırakmaz, ödenekleri çarçur etmez, bütçeleri delmeyiz. Gözaltı süreleri kısalır. Mahkemeler daha hızlı karar alır. Çocuklar hangi sınava gireceklerini bilir. Tesisatçı gideri yanlış yere bağlamaz. Elektrikçi kabloyu izole eder, yangın çıkartmaz. Caddeler, en ufak bir serpintide göle dönmez. Dünyayı doğru okur, doğru yorumlar, kim dost, kim düşman doğru kestirirsek olası FETÖ'lere hazırlıksız yakalanmayız.
Hepsinden önemlisi, liyakat noksanının suçunu birbirimize atmaz, birbirimizi haksız kazançla, ihanetle suçlamaktansa meselelerin kök nedenlerine inme alışkanlığı kazanırız. Siyaset bile rasyonelleşir.
Bizi kahreden olumsuzlukların ezici çoğunluğu, aktörlerin ehil olmamalarından kaynaklanıyor, ahlaksızlıklarından değil. Hasılı, liyakat meselesini çözer, emaneti ehline bırakmayı ilke edinirsek, etnik veya sınıfsal veya ideolojik kutuplaşma kaygıları yok olur, Türkiye 21 yüzyılda uçar! Ele güne karşı caydırıcı bir güç olmak da böyle bir şeydir zaten. Hayırhah bir güç olmak da öyle.
"Liyakati saptayacak objektif yöntemler var, hantallık kader değildir"
Adli sistemin ihyası, milli eğitimin yalpalamalardan kurtarılması var. Ancak bunların her ikisi de muazzam siparişlerdir, başarı yine döner dolaşır liyakatta düğümlenir. Bakın, ne milli eğitim sistemi ne de adli sistem boşlukta tekevvün eder. Bu kurumlar toplumun genel zihniyetinin, değer yargılarının, dini inançlarının, dönemin hakim dünya görüşlerinin, evrensel düşünce akımlarının ve nihayet sosyoekonomik yapılanmasının ortak ürünleridir.
Ne bir hükümet ne bir bakanlık ne bir sivil toplum örgütü veya mezhep veya tarikatın tek başına altından kalkabileceği düzenlemeler değildirler.
Daha açık söyleyeyim: "Ben yaptım oldu." da yoktur, "Bundan daha iyisi olmaz." da yoktur. Seferberlik boyutlarında ortak gayret, ince ayar, adanmışlık gerekir. Seferberlik denildiğinde, ehil kadrolar hayati önem kazanır. Umarım ki, bu defa "Elimden geleni yaptım." mazeretine sığınmayan, "yapılması gerekeni yapan" kadroları bir araya getirme imkanı olur. Allah Başkan'ın yar ve yardımcısı olsun.
Yeri gelmişken, liyakati tespit etmenin birtakım nesnel kriterleri olduğunu da hatırlatayım. Örneğin, akademik literatürde "accountability" diye geçen, hesap verebilirlik / sorulabilirlik / sorabilirlik diye bir norm var. Kişiyi yaptıkları kadar yapmadıklarından da sorumlu tutan bu düzgünün etkinleştirilmesi halinde, liyakati objektif olarak saptamak kolaylaşacaktır. "Akreditasyon" diye de bir düzgü var. Bu da kişi ve kurumların evrensel standartlar muvacehesindeki yerlerini tespit etmeye yarar. Üniversitelerden hastanelere, adli tıptan hukuk mahkemelerine kadar hemen tüm kurumlarda işlevsel olabilir. Diyeceğim liyakati saptayacak objektif yöntemler var, hantallık kader değildir.
"Türk devleti kolay faka basmaz"
Sevgiyle Kalın…