Bu bir serzeniş değil, bir tespittir. Çünkü bugün kaybolan şey bilgi değildir; bilgi her yerdedir. Kaybolan, bilginin edebe bağlandığı yerle, irfanın insana yük olduğu yerdir. İnsan konuşuyor ama düşünmüyor; biliyor ama anlamıyor; görüyor ama idrak etmiyor. Herkes haklı, kimse mesul değil. Haddini bilen azaldı, hesabını kendinden soran neredeyse kalmadı.

İnsan böyle olmalı: Önce kendine karşı dürüst. Çünkü kendine yalan söyleyen biri, dünyaya doğru söz söyleyemez. İnsan, yanlışını başkalarında aramaya başladığında edebi kaybeder; doğruyu sadece anlatmaya başladığında irfanı yitirir. Oysa insan, kendi nefsine karşı şahittir [1]. Kimse görmese de insan kendini bilir; bu yüzden hesap, başkasından önce insanın kendisiyle başlar.

İnsan böyle olmalı: Bilgiyi bir üstünlük aracı değil, bir emanet olarak taşımalı. Bilmek, insanı yüceltmez; bilmek insanı sorumlu kılar. İbn Haldun’un işaret ettiği gibi, bilgi ahlaktan koptuğunda toplum yükselmez; sadece şişer [4]. Şişen her yapı gibi, ilk sarsıntıda çöker. Bu yüzden herkes bilmek istemez; çünkü bilgi konforu azaltır, vicdanı çoğaltır.

İnsan böyle olmalı: Vicdanını kalabalıklara emanet etmemeli. Çünkü kalabalıklar yön değiştirir, çağlar savrulur, güç el değiştirir. Ama insan, en sonunda kendisiyle baş başa kalır. Nitekim iyilik, insanın kalbinde huzur bulduğu şeydir; kötülük ise fetvalarla süslense bile içi tırmalayan bir yüktür [2]. Bu yüzden insan, doğruyu alkışlandığı için değil; gece başını yastığa koyabildiği için savunmalıdır.

İnsan böyle olmalı: Güçle arasına mesafe koymalı. Çünkü güç, edep ile sınırlandırılmazsa zulme dönüşür. Tarih bunun şahididir. İbn Haldun’un anlattığı gibi devletler asabiyetle kurulur, adaletle ayakta durur, zulümle çöker [5]. Kur’an’ın uyardığı gibi, bir topluluğa duyulan kin bile insanı adaletsizliğe sürüklememelidir [3]. Güçsüzken adil olmak kolaydır; insan, gücü varken adil kalabiliyorsa imtihanı geçer.

İnsan böyle olmalı: Her doğruyu her yerde söyleme aceleciliğinden de, her yanlışa susma korkaklığından da uzak durmalı. Çünkü hikmet, sözün kendisinde değil; zamanında ve yerinde oluşundadır. Fuzûlî’nin “Söylesem tesir etmez, sussam gönül razı değil” sözü [6], insanın bu sıkışmışlığını anlatır. Hakikat bazen söylenir, bazen yazılır, bazen sadece yaşanır. Hikmet, müminin yitiğidir; ama her bulunan, her yerde sergilenmez [7].

İnsan böyle olmalı: Dünyayı kurtarma iddiasıyla kendini tüketmemeli; ama “bana ne” kolaycılığına da sığınmamalı. Çünkü hiçbir insan, başkasının yükünü taşımaz [8]. Sorumluluk, her şeyi üstlenmek değil; insanın kendine düşeni bilmesi ve onu hakkıyla taşımasıdır. Ne eksik, ne fazla.

İnsan böyle olmalı: Edebi başkalarından beklememeli; edebi önce kendinde inşa etmeli. Çünkü edep, en yalın hâliyle haddini bilmektir [9]. Haddini bilmeyen insan, bilgiyi silaha, gücü tahakküme, sözü gürültüye dönüştürür. İrfan ise tam tersine, insanı küçültür; sesini değil, yükünü artırır.

Ve bugün, edebin dışarıda korunmadığı, irfanın itibar görmediği bir çağda insanın önünde kalan tek sağlam yol şudur: Dayanağını dışarıdan değil, iç tutarlılığından almak. Alkıştan değil, istikametten beslenmek. Kalabalıklar savrulduğunda ayakta kalacak bir yer aramak.

İnsan böyle olmalı:
Yanlış çoğaldığında yönünü,
Ses yükseldiğinde sükûnetini,
Yalnız kaldığında vakarını koruyabilmeli.

Çünkü insanın yaslanabileceği en sağlam yer,
makamlar, kalabalıklar ya da sloganlar değil;
vicdanıyla barışık bir benliktir.

Sırtını kendine yasla.

Bu bir kibir çağrısı değil;
bir emaneti ayakta tutma çağrısıdır.

Ve bir uyarı gerekir.

Çünkü bu topraklarda, özellikle Türk’e hitap ederken şunu söylemeden geçmek olmaz: Güçle anılan her millet sınanır; ama akılla anılan millet ayakta kalır. Kur’an’ın tekrar tekrar “Düşünmez misiniz?”, “Akletmez misiniz?” diye sorması boşuna değildir. Akıl, bir ayrıcalık değil; bir sorumluluktur. Düşünmeyen insan sadece hata yapmaz; hesaptan kaçar.

Türklük, bağırmakla korunmaz. Öfkeyle, hamasetle, ezberle ayakta kalmaz. Tarihte Türk’ü var eden şey; sadece kılıç değil akıl, sadece güç değil nizam, sadece cesaret değil ölçü olmuştur. Akıl terk edildiğinde gelenek kalır ama ruh gider; güç kalır ama adalet kaybolur.

Bugün mesele kimlik savunusu değil; idrak imtihanıdır. İnandığını akletmeyen, savunduğunu düşünmeyen, benimsediğini sorgulamayan bir toplum; kalabalık olur ama millet olamaz. Kur’an’ın uyarısı tam da buraya düşer: Gözleri var görmezler, kulakları var işitmezler; çünkü aklı devre dışı bırakmışlardır.

Bu yüzden son söz şudur:
Düşünmeden inanma.
Akletmeden savunma.
Sorgulamadan taraf olma.

Çünkü insanın değeri, neye inandığıyla değil;
nasıl düşündüğüyle ölçülür.

Ve insan, aklını terk ettiği gün,
sırtını yaslayacağı hiçbir yer bulamaz.

Görerek bakmayan, anlayarak çözmeyen bir nesilden ne bekliyoruz ki…