(Kimlik Temelli Blok Demokrasisi: Türkiye'de Seçmen Rotası)
Bir ülke düşünün.
Bulutların üzerinden bakıldığında bereketli topraklara, binlerce yıllık hafızaya, stratejik bir kavşağa benziyor.
Her şey mümkünmüş gibi.
Ama yere indiğinizde, yönünü kaybetmiş bir kalabalıkla karşılaşıyorsunuz.
Türkiye biraz böyle bir ülke.
Seçmen sandığa giderken cebinde enflasyonun ağırlığını, işsizliğin korkusunu, hayat pahalılığının yorgunluğunu taşır.
Kahvede söylenir, evde yakınır, “bizi görmüyorlar” der.
Sonra kabine girer… ve çoğu zaman yine aynı yere mühür basar.
Bu bir çelişki değildir.
Bu, bu ülkenin siyasetinin nasıl işlediğinin özüdür.
PERGELİN SABİT AYAĞI: KİMLİK
Türkiye’de oy vermek çoğu zaman “hangisi daha iyi yönetecek?” sorusuna verilen bir cevap değildir.
Asıl soru şudur:
“Ben kimim?”
Seçmenin eli, bir pergel gibidir.
Sabit ayak kimliktir.
Hangi aileden geldiği, hangi inançla büyüdüğü, hangi hayat tarzını tehdit altında hissettiği…
Laik yaşam tarzı, kaybetme korkusuyla kendini savunur.
Dindar-muhafazakâr değerler, dışlanmışlık hafızasıyla.
Bu savunma, ekonomiden daha güçlüdür.
Çünkü mesele geçim değil, varoluş meselesi gibi yaşanır.
Parti bir tercihten çok, bir aidiyet olur.
Aile gibidir.
Terk etmek ihanete benzer.
Özellikle küçük yerlerde, “bizim cepheden çıkmak” yalnızlaşma riskidir.
Bu yüzden seçmen, temsil edilmediğini bilse bile, bildiği limanı terk edemez.
Sandıkta verilen destek çoğu zaman coşkulu değildir;
sızlanarak verilmiş bir meşruiyettir.
HAREKETLİ AYAK: HAYATIN GERÇEĞİ
Pergelin diğer ayağı gündelik hayattır.
İşsizlik, borç, geçim sıkıntısı.
Bu ayak oynar.
Seçmeni düşündürür, huzursuz eder, kararsızlaştırır.
Ama çoğu zaman sadece kısa bir sapma yaratır.
Kriz hafifler hafiflemez, el yine sabit ayağın gösterdiği yöne döner.
Çünkü kimlik, geçici sorunlardan daha kalıcıdır.
Sandık böylece fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkar;
kimliklerin sayıldığı bir nüfus sayımına dönüşür.
BULUTLARIN ALTINA İNDİĞİMİZDE
Gökyüzünden bakıldığında mümkün görünen ülke, yerde iki büyük duyguya sıkışır:
Biri “hayat tarzımı korumalıyım” korkusudur.
Diğeri “nihayet görünür olmalıyım” kırgınlığı.
Bu iki duygu, ülkenin bütün meselelerini rehin alır.
Ekonomi, eğitim, sanat, adalet…
Her şey bu kimlik süzgecinden geçirilerek okunur.
Artık diyalog yoktur, kale savunması vardır.
Uzlaşma, zayıflık ya da ihanet sayılır.
Siyaset ilerleme sanatı olmaktan çıkar;
kimliği koruma ya da ele geçirme mücadelesine dönüşür.
BEREKET NEDEN KAÇAR?
Bereket güven ister.
İşbirliği ister.
Ortak gelecek hissi ister.
Ama korku ve kırgınlık üzerine kurulu bir toplumda:
– Enerji üretime değil savunmaya harcanır.
– Yetenek cepheye koşar ya da ülkeyi terk eder.
– Kurumlar “bizden olan / olmayan” filtresiyle işlevini yitirir.
Eğitim bilgiyle değil kimlikle tartışılır.
Ekonomi liyakatle değil sadakatle yönetilir.
Adalet, taraf tutar.
Toprak hâlâ bereketlidir; ama zihin kuraktır.
YÖN BULMAK MÜMKÜN MÜ?
Evet.
Ama bu, pergeli kırarak değil;
ona yeni bir merkez vererek mümkündür.
Çıkış, bu iki kimliğin üzerinde bir yere bakabilmekten geçer.
Onları inkâr etmeyen ama rehin de almayan bir üst irtifadan.
Bu merkez büyük laflar olmak zorunda değildir:
Hukukun herkes için aynı olması.
Emeğin karşılık bulması.
Çocuklar için güvenli bir gelecek.
Bir seçmen sandığa giderken “kimliğim tehdit altında mı?” yerine
“Bu ülkenin yarını var mı?” diye sormaya başladığında,
pergelin sabit ayağı yer değiştirir.
İşte o zaman sandık, kimliklerin değil,
geleceklerin sayıldığı bir yer olur.
Bulutların üzerindeki ülke, ancak o zaman yere indiğinde gerçek bir yola kavuşur.
Ve umut, bir slogan olmaktan çıkar;
bir yön duygusuna dönüşür.