Devlet yalnızca sınırları olan bir coğrafya değildir. Devlet, farklı inançlara, düşüncelere ve yaşam biçimlerine sahip insanların eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşayabilmesini sağlayan bir hukuk düzenidir. Bu düzenin Türkiye Cumhuriyeti’ndeki adı laikliktir. Zira laiklik ortadan kalktığında devletin tarafsızlığı da ortadan kalkar.

Günümüzde laiklik yeniden ve sürekli tartışmaya açılıyor. Oysa gerçekte tartışılan bir kavram değil, Cumhuriyetin temelidir, özüdür. Laiklik çoğu kez bilinçli biçimde inanç karşıtlığı gibi gösteriliyor. Oysa laiklik dine karşı değil; devletin herhangi bir inancı diğerine üstün kılmasına karşıdır. İnancı koruyan da, vicdan özgürlüğünü güvence altına alan da laiklik ilkesidir.

Düşünelim ki devlet yasalarını dinî yorumlara göre belirliyor olsun. Kamu yönetimi mezheplere göre şekillensin; adaleti nasıl sağlayacaksınız? Yurttaşlar inançlarına göre ayrıştığında hukukun eşitliğinden söz edilebilir mi? Devlet bir grubun inancını esas alırsa diğerleri kendisini o devletin eşit sahibi olarak görebilir mi? İşte laiklik, bu soruların doğurduğu zorunlu ve vazgeçilmez bir ilkedir.

Cumhuriyetin kurucuları laikliği bir tercih olarak değil, tarihsel bir zorunluluk olarak benimsemiştir. Zira Osmanlı’nın özellikle son döneminde dinin siyasete alet edilmesi toplumsal birliği zayıflatmış, ayrışmaları derinleştirmiştir. Cumhuriyet ise devleti kutsal yorumların değil, yurttaş iradesinin üzerine kurarak ortak yaşamın temelini oluşturmuştur.

Günümüzde laikliği hedef alan söylemler genellikle geçmişe sahip çıkıyormuş gibi sunuluyor. Oysa Cumhuriyet geçmişi reddetmemiştir. Aksine onu bilimsel yöntemlerle incelemiş, gerçek bir tarih bilinci kurmaya çalışmıştır. Üniversiteler açılmıştır. Örneğin Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi neden kurulmuştur? Cumhuriyetin karşı çıktığı şey tarih değildir; toplum üzerinde karabasan gibi baskı kuran anlayışlardır.

Sorunun düğümlendiği nokta şudur: dinin siyasetin aracı hâline getirilmesi. Din siyasete girdiğinde eleştiri düşmanlık olarak görülür, farklı düşünceleri suçlamak kolaylaşır. Böyle ortamlarda demokrasi zayıflar, hukuk gücünü kaybeder. Hukukun olmadığı yerde ise devlet otoriteye dayanır ve meşruiyetini yitirir.

Laiklik aynı zamanda toplumsal barışın güvencesidir. Ülkemizde farklı inançlar, mezhepler ve hatta inançsız yurttaşlar birlikte yaşamaktadır. Devlet bunlardan birini merkeze aldığında diğerlerini dışlamış olur. Dışlanma hissi büyüdükçe ortak aidiyet duygusu zayıflar. Devletleri ayakta tutan, ülkeyi bir arada tutan harç laikliktir. Bir devlet zor kullanarak değil, ancak adalet duygusuyla ayakta kalabilir.

Unutulmamalıdır ki laiklik dine karşı değildir; dinin siyasal güç aracına dönüştürülmesine karşıdır. İnanç devlet gücüyle değil, özgür vicdanlarla yaşar. Devletin görevi inançları yönetmek değil, yurttaşların özgürlüğünü korumaktır.

Sonuç olarak laiklik yalnızca anayasal bir kavram değildir; eşit yurttaşlığın temelidir. Bu ilke zayıflarsa hukuk zayıflar, adalet sarsılır ve devlet tarafsızlığını kaybeder. Devlet tarafsızlığını yitirdiği anda ise ortak devlet olma niteliğini de kaybeder.

Çünkü gerçek değişmez:
Laiklik giderse adalet gider; adalet giderse devlet de gider.

Gerçeklerin susturulduğu yerde, yalanın hükmü kalmaz.