Bazı ülkelerin kaderi bir anda yazılmaz.
Sessizce, nesiller boyunca birikir.

Bizim hikâyemiz de böyle yazıldı.
Büyük yeteneklerin, güçlü karakterlerin, keskin zihinlerin kuşaktan kuşağa aktığı; bir ülkenin yönünün çeyrek yüzyıla sığacak kadar hızlı değiştiği bir dönemden geçtik.

Ama bu sadece bir değişim değildi.
Bu, aynı zamanda derin bir kırılmaydı.

Ve o kırılmanın ortasında asıl soru şuydu:
Biz nasıl bir sürü olacağız? Kurtlar gibi mi, kuşlar gibi mi?

Çok partili hayata geçişle birlikte rekabet, yerini hızla ihtirasa bıraktı.
1980 sonrası kurulan siyasi dil, 1990’lardaki vesayet tartışmaları, 2000’lerle birlikte yeniden şekillenen güç dengeleri…

Siyaset, hizmet üretme alanı olmaktan çıktı; nüfuz alanlarına bölündü.

Haneler parsellendi.
Şehirler parsellendi.
Zihinler parsellendi.

Herkes kendi küçük iktidarının peşine düştü.

Oysa bu ülkenin kuruluş fikrini taşıyan öncü akıl, dünyayı daha geniş bir yerden okuyordu.
Sonrakiler ise o derinliği anlamak yerine, onu kullanmayı tercih etti.

Böylece “yetenek” dediğimiz şey ikiye ayrıldı:
İnşa edenler ve yıkanlar.

1990’lardaki koalisyon istikrarsızlığı,
2000’lerin başındaki ekonomik çöküş,
2010’larla birlikte değişen güç dengeleri…

Her dönem kendi aktörünü üretti.
Ama hiçbir dönem, bu düzenin nasıl sağlıklı işleyeceğine dair ortak ve ikna edici bir yol haritası ortaya koyamadı.

Tam da bu boşlukta, sahneye başka aktörler çıktı:
Toplum üzerinden ideoloji pazarlayanlar…
Medya görünümlü yönlendiriciler…
Siyasetin yan sanayisi hâline gelmiş yapılar…

Ve ülke, fark edilmeden bir başka sürece girdi:
Bağımlılık.

Dışarıya karşı sert söylemlerle “bağımsızlık” vurgusu yapılırken, içeride finansal ağlarla, uluslararası sermayeyle, enerji anlaşmalarıyla örülü yeni bir bağlılık düzeni kuruldu.

Bir yanda “tam bağımsızlık” söylemi,
öbür yanda dışarıdan şekillenen ekonomik programlar…

Toplum bu çelişkiyi hissetti.
Ama adını koyamadı.

Daha kötüsü oldu.

Toplum bölündü.
Üstelik doğal değil, bilinçli şekilde bölündü.

Laik–anti laik.
Sağ–sol.
Alevi–Sünni.
Türk–Kürt…

2007 krizi, 2013 Gezi süreci, 2015 seçimleri, 2016 sonrası dönem…
Her kırılma, toplumu biraz daha ayrıştırdı.

Artık sadece tartışan değil,
kolay yönlendirilen bir kitle oluştu.

Ve bu parçalanmanın ortasında devlet geleneği de değişti.

Bireyin iradesini güçlendiren bir yapıdan,
onu sınırlayan bir yapıya doğru evrildi.

2010’daki anayasa değişiklikleri,
2017’deki sistem dönüşümü,
ardından gelen yönetim pratikleri…

Bütün bunlar bize şunu gösterdi:
Bağımlılık sadece dışarıdan gelmez.
Bazen içeride kurulur.

İnsanın kendini ifade alanı daraldıkça, toplumun direnme gücü de zayıflar.

Ama hikâye burada bitmiyor.

Çünkü bu ülkenin hâlâ bir hafızası var.
Hâlâ refleksleri var.

Zayıf ama inatçı bir damar hâlâ direniyor:
Mahalle dayanışmaları,
ses çıkarmaya çalışan gençler,
meslek odaları,
ara ara yükselen toplumsal itirazlar…

Hepsi o damarın parçaları.

Ve bugün geldiğimiz noktada tablo net:

Biz, kurt sürülerine karşı kendini savunmaya çalışan kuş sürüleriyiz.

Kurtlar örgütlüdür.
Dişlidir.
Karanlıktan beslenir.

Kuşlar ise kırılgandır.
Ama birlikte hareket eder.
Bir anda yön değiştirir.
Gökyüzünü avantaja çevirir.

Biz o göğün çocuklarıyız şimdi.
Aşağıda dişli bir düzen var, yukarıda ise hâlâ ihtimal.

Ve unutulmaması gereken bir gerçek var:

Bir ülkenin kaderini her zaman en güçlü olan belirlemez.
Bazen en uzun süre direnen belirler.