Bir serçeyi kafese koymakla. Ya da kanatlarını kırmakla, gökyüzünü unutturamazsınız.

İnsan da böyledir.

Bir süre susar, bekler, içine atar, söyleyeceklerini yutar.

Fakat içinde taşıdığı özgürlük duygusu, günü geldiğinde yeniden konuşur.

Zira umut, insanın yaratılışında vardır.

Korku ise sonradan öğretilir.

Çocuklar korkarak doğmaz.

Onlara önce karanlıktan çekinmeyi öğretiriz.

Sonra susmayı…

Daha sonra haksızlık karşısında başını eğmeyi…

Oysa başı sürekli öne eğik insanların ufku da daralır.

Bir memleketi ayakta tutan, yolları, köprüleri ve yüksek binaları değildir. Asıl güç; birbirine güvenen insanlar, adalete inanan yurttaşlar, geleceğe umutla bakan çocuklardadır. Korkarak yaşamaya başlayan insan yalnız sesini değil, yarınlarını da yavaş yavaş kaybeder. Korkunun en tehlikeli yanı da budur.

Kapıları kırarak girmez.

Önce insanların içine yerleşir.

Sonra evlere…

Sonra sokaklara…

En sonunda da vicdanlara...

İşte o zaman kalabalıklar artar, fakat insanlar azalır.

Oysa bu ülkenin mayasında bambaşka bir ruh vardır.

Bu topraklar, darağacına giderken bile özgürlüğün ve bağımsızlığın türküsünü söyleyen insanların yurdudur.

Evladını cepheye dimdik uğurlayan anaların…

Cepheye giderken ardına dönüp bakmayan evlatların…

Zamanla okuma yazma öğrenebilmek için kilometrelerce yürüyen çocukların.

Köyüne okul yapmak için canını dişine takan öğretmenlerin.

Bir ağacı kesilmesin diye gövdesini ona siper eden insanların memleketidir.

Böyle bir memlekete korku yakışmaz.

Zira korku insanı yalnızlaştırır.

Cesaret ise yan yana getirir.

Bir kişinin cesareti ses olur.

Bin kişinin cesareti umut olur.

Toplumları yalnız ekonomik sıkıntılar yormaz.

Asıl yoran, umudun tükenmesidir.

Zira yarına inancını kaybeden insan, geleceğini başkalarının insafına bırakır.

Oysa tarih, seyredenleri değil; sorumluluk alanları anımsar.

Büyük değişimler her zaman büyük meydanlarda başlamaz.

Bazen bir öğretmenin sınıfta söylediği doğru bir sözle…

Bir gazetecinin vazgeçmediği kalemle…

Bir gencin sormaktan korkmadığı bir soruyla…

Bir annenin çocuğuna öğrettiği dürüstlükle başlar.

İşte memleket dediğimiz şey de böyle korunur. Yüksek duvarlarla değil… Yüksek vicdanlarla… Belki bugün aynı düşünmüyoruz. Aynı cümleleri kurmuyoruz. Hayata aynı pencereden bakmıyoruz. Fakat aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz. Aynı toprağın ekmeğini bölüşüyor, aynı bayrağın gölgesinde geleceğimizi arıyoruz.

Bu nedenle ki: birbirimizi dinlemeye, anlamaya ve yeniden güvenmeye gereksinimimiz var.

Zira korku üzerine güven inşa edilemez.

Baskıyla sessizlik sağlanabilir fakat huzur sağlanamaz.

İnsan susturulabilir, fakat vicdan susturulamaz.

Memleketin gerçek gücü, korkan insanların çokluğunda değil, özgürce düşünebilen, haksızlık karşısında susmayan ve ortak geleceğine sahip çıkan yurttaşlarının varlığındadır.

Gereksinim duyduğumuz şey, birbirimizi yenme uğraşının ötesinde ortak yarınlarımızı birlikte koruyabilmektir.

Zira memleketler korkuyla büyümez. Adaletle güçlenir. Bilimle gelişir. Vicdanla yaşar. Umutla yeşerir. cesaretle geleceğe yürür.

Onun için…

Korkuyla memleket olmaz.