Biz yine kalabalığız.
Mitinglerde, sosyal medyada, cenazelerde, afetlerde…
Aynı sloganı atıyor, aynı cümleyi kopyalıyor, aynı öfkeyi paylaşıyoruz. Dışarıdan bakıldığında uyumlu bir orkestrayız. Gür sesliyiz, görünürüz, hatta zaman zaman “tek yürek” bile oluruz.
Ama perde kapanınca herkes kendi sessizliğine çekiliyor.
Bir kriz patlak veriyor. Ekonomi sarsılıyor, adalet tartışılıyor, bir felaket yaşanıyor. İlk gün hepimiz oradayız. Yardım kolileri, paylaşımlar, öfke dolu cümleler… Sonra günler geçiyor. Gündem değişiyor. Sorumluluk yerini unutkanlığa bırakıyor. Kalabalık dağılırken, yük ortada kalıyor.
Batı dediğimiz yerde insanlar da kalabalık oluyor elbette. Onlar da protesto ediyor, itiraz ediyor, kızıyor. Ama birey olmayı bırakmıyorlar. Herkes kendi enstrümanını çalıyor; gazeteci yazıyor, yurttaş soruyor, kurum hesap veriyor. Aynı şef var: kural, denetim, hafıza. Kimse “nasıl olsa unutulur” rahatlığına sığınamıyor.
Biz ise hâlâ büyük bir çınar olduğumuzu sanıyoruz.
Oysa son yıllarda yaşadıklarımız bize başka bir şey söylüyor:
Toprağın altında köklerimiz birbirine değiyor ama birbirini beslemiyor. Bir yerde adaletsizlik yaşanıyor, “bana dokunmuyor” diyoruz. Bir yerde yoksulluk derinleşiyor, “benim meselem değil” diye geçiyoruz. Bir yerde felaket oluyor, birkaç hafta üzülüp sonra susuyoruz.
Sonra dönüp kendimize soruyoruz:
“Neden bu kadar yalnız hissediyoruz?”
“Neden bu kadar kalabalıkken bu kadar güvensiziz?”
“Neden herkes konuşuyor ama kimse sorumluluk almıyor?”
Çünkü bizde “ortaklık”, güneş varken var.
Işık gidince gölge kayboluyor.
Dayanışma, zor zamanın ilk günlerinde hatırlanan ama kalıcı bir ahlaka dönüşmeyen geçici bir refleks.
Bireysellik ise yanlış anlaşılıyor.
Ya bencillikle karıştırılıyor ya da tamamen bastırılıyor.
Oysa birey olmak; susmamak, sormak, takip etmek, unutmamaktır.
Kalabalığın arkasına saklanmadan, “ben de buradayım” diyebilmektir.
Bugün en büyük sorunumuz şu:
Herkes sahnede ama kimse rolünü bilmiyor.
Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor.
Herkes eleştiriyor ama kimse “peki ben ne yapıyorum?” sorusunu sormuyor.
Köklerimiz birbirine dolanmış olabilir.
Ama her kök yalnızca kendi suyunu düşünüyorsa, o ağaç ayakta kalmaz.
Ve biz, yine şaşırırız:
“Nasıl oldu da devrildi?” diye.
Oysa cevap bellidir.
Kalabalık olduk.
Ama birlikte olmayı öğrenemedik.