Güzel ülkemde kayınvalide–gelin arasındaki tatlı çekişmeyi bilmeyen yoktur. Bu tatlı çekişme kimisinde küçük ölçüde kalırken kimisinde ise en üst düzeyde devam etmektedir. Bu çekişmede her zamanki gibi ortada kalan erkektir: Birisi eşi, birisi annesi. Ortada buluşma diye bir şey yoktur iki kadın arasında; birisinin eşi, diğerinin oğlu… Çık çıkabilirsen işin içinden.

Aile içi ilişkiler şen şakrak giderken özellikle de gelin–kayınvalide hattı, memleketin en eski, en köklü gündem maddelerinden biridir. Kimisi bu ilişkiyi bir diplomasi meselesi gibi görür, kimisi duygusal bir yakınlık alanı… Ama bazen öyle bir fıkra gelir ki bütün bu karmaşayı tek cümlede özetler. Asıl çatışma; hâkim olma, kimin sözü geçer ya da üstün gelme meselesidir.

Yeni evlenen gelinle kaynanası, hazırladıkları çay eşliğinde oturup sohbet etmeye başlar. Kaynana belli ki tecrübeli; belli ki gelinin hayatını “kolaylaştırma” niyetindedir:

“Kızım, benim üç hâlim vardır… Saçıma gül takarsam neşeliyimdir, her yola gelirim. Kulağımın arkasındaki gül biraz tedirginlik işaretidir. Ama eğer gülü yakama takmışsam, sakın etrafımda dolaşma; çok sinirliyimdir.”

Bu aslında kaynananın “Bak kızım, hâva durumumu önceden bildiriyorum; ona göre hareket et.” deyişinin nazik bir uyarısıdır. Bir nevi ev içi trafik lambası, ikaz sistemi.

Ama gelin başka bir nesilden, başka bir dünyadan… Üstüne bir özgüven, bir kendinden emin olmuşluk:

“Anne, benim hâlim falan yoktur. Makyajımı yaparım, bacak bacak üstüne atarım. Sen gülü nereye takarsan tak, ben keyfime bakarım.”

İşte burada fıkra fıkra olmaktan çıkıp tam bir toplumsal gözleme dönüşüyor. Herkes hâlini mizahi anlatıyor ama herkes kendi açısından anlıyor ve yorumluyor.

Bugünün gelini sadece gelin değil; kendi hayatının direksiyonunda oturan bir birey. Onun için hayat, başkalarının ruh hâline göre şekillenecek bir rota değil. Kaynananın duygularını önemsemiyor değil; fakat kendi varlığını, kendi sınırlarını, kendi bağımsızlığını koruma konusunda net. “Son söz benim.” diyor. Erkekse… Eşi uymazsa vay hâline!

Bu bizlerde çatışma gibi algılansa da aslında bir çatışma değil; iki farklı dönemin aldığı eğitimi, yaşanmışlıkları ve dünya görüşünü temsil ediyor.
Biri büyük olarak “İdare ederek huzur bulunur.” anlayışıyla büyümüş.
Diğeri küçük olarak “Kendin olarak huzur bulunur.” düşüncesiyle.

Ne kayınvalide haksız, ne gelin… Sadece farklı zamanlarda yaşamış iki farklı bakış açısı.

Ama aralarındaki diyalog, bize çok önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Evlilik yalnızca iki insanı değil; iki kültürün, iki alışkanlık dünyasının, iki hayat tarzının birleştiği noktadır.

O yüzden bazen biri gülün konumuna dikkat eder, diğeri bacak bacak üstüne atıp kahvesini yudumlar. Ve aslında her iki tarafın da öğrenmesi gereken tek bir şey vardır:

Karşılıklı saygı ve mesafeyle herkes kendi keyfine bakabilir.

Gelin kısaca diyor ki:
“Senin gülün beni yönetmez.”

Kaynana ise aslında demek istiyor:
“Ben seni anlamaya çalışıyorum, sen de beni anla.”

Belki de asıl çözüm şu:
Gül nereye takılırsa takılsın, kimse kimsenin ruh hâlinin bekçisi olmak zorunda değildir.
Yeter ki evde gülümsemek için bahane bol olsun.