Arkadaşlarla toplanmış, akşam sohbetini yaparken, nasıl olduysa söz kıymet bilmeye gelince, arkadaşımın söylediği “Ah babam, ölsen de kıymetini bilsek.” cümlesini ilk defa duymuş oldum ve oldukça da hoşuma gitti. Hemen aklımda bu sözü yoğurmaya başladım ve eve geldikten sonra bu atasözü üzerine yazmak istedim. Oturdum bilgisayarımın başına, yazmaya başladım.

Düşündüm de bu cümleyi kurmanın o kadar kolay olmayacağı kanaatine vardım; ama insanın dilini düşününce, çok da zor olmayacağı aklıma geldi.

Bazen insanın dili, kalbinden daha hoyrattır.
Hoyratlık, insanın diline yansıyan kalbindeki hisleridir.
Onun için derler ya: “Dilin kemiği yoktur.”
Bundan olsa gerek.

Bazı şeyleri söylemek istemesek de dilimizin ucuna gelir, söyleyemeyiz; ama bir gün o laf bir şekilde bizden çıkar, dilimiz yordamıyla. Kişiyi kırdı mı, kırmadı mı bilmeyiz; ama laf bir kere ağızdan ok misali çıkar. “Kurşun adres sormaz.” deseler de söz ağızdan çıktı mı hedefini şaşırmaz.

“Ah babam, ölsen de kıymetini bilsek.” cümlesi de işte o hoyratlığın çarpıcı bir itirafıdır. Canımızın yandığından mıdır, bilemem; yoksa büyüğümüze gerçek değerini veremediğimizden midir bu itiraf… Ama ne olursa olsun biz, en çok hayattayken eksilttiğimiz insanların ardından uzun uzun methiyeler düzmekle övünürüz. İhtişamlı mezar yaptırarak sevinir, arkasından verdiğimiz yemeklerle teselli bulur, sonra da “Keşke yaşasaydın baba.” diye hayıflanırız.

Hâlbuki evimizin en sessiz kahramanıdır baba.
Gün doğmadan evi terk eden, gün battıktan sonra gelen ve evin direği olan babadır.
Evde en az bulunan, en az konuşan ama evin en çok yükünü taşıyan babadır.
Sevgisini sesiyle değil, alın teriyle gösteren dev çınardır.

Çocukken onu sert biliriz.
Gençken bizi anlamıyor zannederiz.
Büyüyünce fark ederiz ki aslında en çok o, susarak anlatmıştır her şeyi; bize…
Hayata hazırlamıştır; yürüdüğümüz yollarda sendelemeyelim diye.

Bir baba, sevgisini “Yavrum, nasılsın?” diye sormaz çoğu zaman.
Bir baba, sevgisini saçını okşayarak belirtmez.
Bir eksikte “Ben bakarım.”, “Ben yaparım.” der.
“Üşütme.” derken aslında “Seni seviyorum.” demektedir.
“Yorulma.” derken aslında “Seni seviyorum.” demektedir.
“Yemek ye.” derken aslında “Seni seviyorum.” demektedir.
Ve en sonda “Benim zamanımda…” diye başlayan cümleler, aslında “Keşke sen zorlanmasan.” duasıdır.

Ama biz ne yaparız?
Onun varlığını sıradanlaştırırız; çünkü her gün görürüz.
Evde oluşunu doğal kabul ederiz; çünkü her gün görürüz.
Bir gün eksileceği ihtimalini aklımıza getirmeyiz; çünkü hep yaşayacağını sanırız.

Biz, babalarımızı hep geç anlarız.
Onlar yaşarken kıymetini bilmek zor gelir.
Çünkü baba, hep orada olacakmış gibi durur.
Dağ gibi… Sarsılmaz gibi…
Oysa dağlar da yorulur.

Bir hastane…
Sonra bir hastane koridoru…
Sonra bir cenaze namazı…
Sonra omuzlarımızda taşınan bir tabut…
Ve o gün bir ağırlık, bütün çocukluğumuz gibi omuzlarımıza çöker.

İşte o zaman fark ederiz:
Bize kızdığı için değil, bizi hayata hazırladığı için asık suratlıymış, sertmiş.
Sessiz olduğu için değil, güçlü kalmak zorunda olduğu için susmuş.
Sarılmayı bilmediğinden değil, bir yanım incinir diye ve sarılırsa dağılacağından korkmuş.

Ve gün gelir, o sandalye boş kalır.
Televizyonun karşısındaki o sabit yer, kimsenin oturmadığı bir hatıraya dönüşür.
Kumandayı kimse eline almak istemez; ona zimmetli gibidir.
Bundan sonra kapı açıldığında “Baba geldi.” demeyecek kimse.

Ve biz, içimizden şu cümleleri geçiririz:
“Keşke bir kere daha azar işitseydim.”
“Keşke bir kere daha sert baksaydı.”
“Keşke bir kere daha elini öpebilseydim.”
“Keşke bir kez daha sarılabilseydim.”
“Keşke hayattayken teşekkür etseydim.”

Belki de mesele ölüm değil.
Mesele, geç kalmak.

Babalar ölmeden de kıymet bilinir:
Bir sarılışla…
Bir “Hakkını helal et.” deyişle…
Bir mesajla…
Bir şekilde gönül alınarak…

Çünkü sevgi, mezar taşına yazılmak için değil, hayattayken söylenmek içindir. Ama bizde, öldükten sonra methiyeler dizilir.

Eğer babanız hayattaysa, bugün arayın.
Sebepsizce.
Uzun uzun konuşmak zorunda değilsiniz.

Ya da…
“Baba, nasılsın? Sağlığın yerinde mi?
Bir ihtiyacın var mı?
Senin için ne yapabilirim?” deyin.

“İyi ki varsın.” deyin, yeter.

Çünkü bazı cümleler ancak zamanında söylendiğinde anlamlıdır.
Sonrası sadece pişmanlıktır.
Ve hiçbir pişmanlık, bir babanın hayattaki yerini doldurmaz.