Cumhuriyet, yalnızca bir tarih sayfasından ibaret değildir; takvimden düşülmüş bir gün, anma törenlerinde anımsanan bir sözcük olarak da düşünülemez. Cumhuriyet, kurulduğu gün kadar bugün de bir toplumsal mücadele biçimi olarak varlığını sürdürür. O mücadeleyi ayakta tutan ana direk ise emektir. Emek yoksa Cumhuriyet, yalnızca duvarlarda asılı bir çerçeveye, kürsülerde tekrarlanan boş bir söze dönüşür.

Ülkemizde Cumhuriyet’in ne olduğu kadar, kimler tarafından içinin boşaltıldığı da artık açıktır. Cumhuriyet’i yalnızca biçimsel bir rejim olarak savunanlar, onu emekten, eşitlikten ve kamuculuktan kopardıkları anda tarihsel içeriğinden uzaklaştırırlar. Bugün yaşadığımız çürümenin özünde de tam olarak bu kopuş vardır. Emekçinin payına yoksulluk, güvencesizlik ve itaat düşerken Cumhuriyet, “herkesin” ama gerçekte belirli bir sınıfın, yani sermayenin rejimi hâline getirilmiştir.

Oysa Cumhuriyet, bu topraklarda masa başında, uzlaşı salonlarında ya da fon raporlarında doğmadı. Cumhuriyet; cephede, fabrikada, tarlada, atölyede; alın teriyle, yoklukla ve dirençle kuruldu. Kuvayı Milliye ruhu denen şey, sadece silahlı bir direniş değildir. Aynı zamanda halkın, yani emeğin, siyasal ve toplumsal kaderine sahip çıkma iradesidir. Emekle bağını koparan bir Cumhuriyet anlatısı, yalnızca siyasal değil, tarihsel olarak da sakattır.

Günümüzde siyasetin neredeyse tamamı, emek kavramını ya görmezden geliyor ya da onu süslü tümcelerin içine sıkıştırıyor. Eşitlikten söz eden ama bölüşümden kaçan; adaleti dillendiren ama sermaye düzenine dokunmayan her söylem, Cumhuriyet’i değil, mevcut düzeni yeniden üretir. Zira Cumhuriyet, yalnızca sandıkla değil; yaşamın her alanında eşitlik üretme iddiasıyla anlam kazanır. Emekçinin sömürüldüğü, kamusal olanın yağmalandığı bir yerde Cumhuriyet’ten geriye yalnızca simgesel bir ad kalır.

Laiklik konusu da bu bağlamdan ayrı düşünülemez. Laiklik, yalnızca inançlar karşısında devletin tarafsızlığı değildir. Emeğin cemaatlere, tarikatlara ve piyasanın merhametine terk edilmemesidir. Yoksulluğun kader gibi sunulduğu, biatin erdem sayıldığı bir toplumsal yapı; laiklikten de Cumhuriyet’ten de yapısal olarak uzaklaşmıştır. Bu nedenle laiklik, emekten koparıldığında savunmasız kalır; emek ise laiklik olmadan örgütsüz ve güvencesiz demektir.

Son yıllarda sıkça karşılaştığımız “Cumhuriyetçiyiz ama sol değiliz” türü söylemler, bu kopuşun gerek dil, gerekse siyasal yansımasıdır. Emekten ürken, kamuculuktan rahatsız olan, antiemperyalizmi “aşırı” bulan bir Cumhuriyetçilik; Cumhuriyet’i savunmaz, onu zararsız bir simgeye indirger. Oysa Cumhuriyet, başlı başına bir meydan okumadır: Emperyalizme karşıdır, sömürüye karşıdır, halk iradesinin sermaye tarafından gasp edilmesine karşıdır.

Emek vurgusu, bir ideolojik tercih değil; Cumhuriyet’in kurucu ve sürdürücü koşuludur. Emek olmadan eşit yurttaşlık olmaz. Emek olmadan kamusal eğitim, kamusal sağlık, kamusal adalet olmaz. Emek olmadan Cumhuriyet, yalnızca güçlülerin kendini gizlediği bir vitrine dönüşür.

Bugün bu ülkede hâlâ Cumhuriyet’ten yana bir hat kurulabiliyorsa, bu; emeği merkeze alan, piyasaya teslim olmayan, antiemperyalist ve laik bir duruş sayesinde olanaklı hâle gelmektedir. Cumhuriyet’i savunmak, yalnızca geçmişi sahiplenmek değil; bugünün düzenine eleştirel bir itiraz geliştirmektir. Bu itirazın gerçekliği ise ancak emekle sınanır.

Sonuçta konu basittir ama ağırdır:

Cumhuriyet, emekle kuruldu.
Cumhuriyet, emekle yaşayacaktır.

Emek dışlandığında, Cumhuriyet yalnızca adını taşıyan bir kabuğa dönüşecektir.

Emek olmazsa, Cumhuriyet olmaz.