Yıl 1970’lerin ikinci yarısı, Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesi. İşte o kasabanın bir okulunun, bir köşesinde, iki genç yüreğin hikâyesi yazılmaya başlanır…
Muammer Badem, İmirler köyünden çıkıp Gümüşhacıköy Lisesi’nde okuyan zeki bir delikanlıdır. Gönlünde öğretmen olma sevdası vardır. Ümmü ise başka bir köydendir; ortaokul son sınıf öğrencisidir. O da kalbinde hemşire-ebe olma hayaliyle yanıp tutuşan genç bir kız…
İkisinin de köylerinden uzakta, aynı ilçenin topraklarında yolları kesişir. Önce bir bakış, bir selam, sonra bir gülüş… Ve ardından büyüyen, sessiz ama güçlü bir sevda. Bir ağacın altında gizli gizli buluşmalar, birbirlerine yemin vermeler… Saf, temiz, çocukça bir aşkla büyüyen bir hikâye. İlçede “Muammer ile Ümmü birbirini sevmiş,” der herkes. Aileler bile bu sevdaya sessiz kalamaz. Nihayet iki aile arasında söz kesilir; umutlar, hayaller bir mendilin ucuna düğümlenir.
1979 yılında Muammer üniversite sınavına girer ve Ankara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu’nu kazanır. Gurbette sevda çekmek zordur; hasretini kâğıtlara döker, mektuplara, şiirlere sevdasını haykırır.
Ama yıl 1980 olmuştur. 12 Eylül 1980. Darbe ile birlikte sadece şehirler değil, yürekler de susar. Muammer, bir şiirinde geçen birkaç kelime yüzünden “sakıncalı” sayılır önce gözaltı, sonra tutuklanma gelir.
Cezaevinde günler ayları, aylar yılları kovalar. Muammer, her fırsatta sevdiğine mektuplar yazar. Her satırda umut vardır, gelecek iyi günlerin hayali vardır. Ama mektuplarına hiç cevap alamaz. Yüreği sıkışmaya başlar.
Bir görüş gününde anasına sorar: “Ümmü neden yazmıyor ana?” Ana yüreği bu gerçeği bir türlü söyleyemez. “Köylük yer oğul, kızcağız nasıl mektup yazsın?” der. Oysa gerçek bambaşkadır. Ümmü’nün babası, darbenin rüzgârı ve korkularla dolu günlerin içinde, “Muammer bir daha çıkamaz oradan,” diyerek kızını zorla başka biriyle evlendirmiştir.
Yirmi sekiz ay sonra Muammer serbest kalır. Cezaevinin kapısından çıkar çıkmaz doğruca memleketine koşar. İlk işi, sevdiğini görmek olur. Ama Ümmü’nün köyüne vardığında, köyün girişinde karşılaştığı kişi Ümmü’nün babasıdır. Adam, başını yere eğerek, “Kız artık burada değil,” der. “Evli… Başka diyarlarda.” O an dünya Muammer’in başına yıkılır. O günden sonra Muammer, köy köy, şehir şehir dolaşır. Artık Muammer Badem değil, yarasını sazına döken, sevdayı söze dönüştüren Âşık Özlemi’dir. Her gittiği yerde Aşık Özlemi olarak Ümmü’süne türküler yakar, şiirler söyler. Yarası hiç kapanmaz, ama her ezgide, her dizede o sevdanın izleri yaşar.
Yıl 1995
Yer: Çorum’un Milönü semti. Anadolu Halk Ozanları Derneği. Aşık Özlemi ve dostları, çay bardaklarının buğusuna karışan sohbetleriyle o gün yine derin bir muhabbetin içindedirler.
Birazdan, rahmetli Mahmut Tunaboylu’nun sahibi olduğu Hitit TV’de “Aşıklar Şöleni” programına çıkacaklardır.
Aniden kapının önünde Amasya–Gümüşhacıköy minibüsü belirir. İçinden, Aşık Özlemi’nin köylüleri iner. Yüzlerinde bir telaş, bir hüzün vardır. Biri, gözlerini kaçırarak konuşur: Muammer… Ümmü vefat etti.
O an, Muammer’in içinden bir şey kopup gider. Köylüler devam eder, Ümmü, ölümünden önce iki vasiyet bırakmış. İlki, “Muammer’le buluştuğumuz ağacın altına gömün beni” demiş. İkincisi de “Muammer cenazemde bulunsun.”
Muammer başını kaldırıp derin bir nefes alır. Sesi titreyerek ağacın yerini tarif eder: Sonra başını öne eğerek ama ben gelemem der.
Köylüler susar. Ne diyeceklerini bilemeden uzaklaşırlar. Biraz sonra program başlar. Hitit TV’nin stüdyosunda diğer aşıklar türkülerini söylerler. Sıra Aşık Özlemi’ye geldiğinde sunucu sorar. Sayın Özlemi, siz ne söyleyeceksiniz? Muammer biraz bekler, bekler ve o an içinden ne geliyorsa söylemeye başlar.
“Bugün benim efkârım var zarım var - Değme felek değme değme telime benim
Gül yüzlü cananı dost dost elden aldırdım- Ecel oku değdi dost dost gülüme benim
Değme zalım değme değme telime benim diye başlayan türkü, stüdyonun sessizliğine gömülür. Türküyü söyledikçe sevdası yeniden canlanan Özlemi’nin gözlerinden yaşlar süzülür.
Türkü bittiğinde cebinden bir mendil çıkarır. Ümmü’nün elleriyle işlediği o oyalı mendil… O mendille gözyaşlarını siler ve kimseye bir şey söylemeden stüdyoyu terk eder.
Özlemi, 1996 yazında, Hacı Bektaş Şenlikleri’nde seyyar bir kaset arabasının önünden geçerken bir türkü duyar. Sabahat Akkiraz söylüyordur: “Bugün benim efkârım var zarım var…”
Muammer bir an donup kalır. Türkünün sonuna doğru, Sabahat Akkiraz’ın “Özlemi’yem” mahlasını duyduğunda dizlerinin bağı çözülür, gözleri kararır ve olduğu yere yığılır. Etrafında kalabalık birikir. Kendine geldiğinde kasette söylenen türkünün kendisine ait olduğunu, Sabahat Akkiraz’dan dinleyince heyecanlandığını ifade eder. Sonra Sabahat Akkiraz, Muammer’e büyük bir vefa gösterir, destek olur.
Aşık Özlemi, 2 Mart 2014 tarihinde İstanbul-Okmeydanında karşıdan karşıya geçerken geçirdiği trafik kazası sonucu ağır yaralanır 3 Mart 2014 tarihinde aramızdan ayrılır.
Özlemi, hasretini kelimeye, acısını notaya dökerek; gençlik aşkını ve yarım kalan umutlarını Anadolu’nun en acı türkülerinden biri yapmıştır. Bugün bu türkü, yalnızca bir melodinin değil; bir ömrün, bir sevdanın, bir Anadolu hikâyesinin yankısıdır. Her mısrasında bir yürek sızlar, her notasına bir kader dokunur.
Kaynakça:
https://www.youtube.com/watch?v=c4iwU-ANJgE(Hüseyin Kelleci Arşivi) https://www.youtube.com/watch?v=kg1Zlm0099E (Hüseyin Kelleci Arşivi)
