Bazı binalar vardır… Önünden geçerken sadece bir yapı görmezsiniz; bir ömür geçer gözlerinizin önünden. Bir alkış sesi, bir gelin-damat yürüyüşü, bir çocuk kahkahası, bir konuşmanın heyecanı… Hepsi duvarlarına sinmiştir. Kültür Salonu veya yeni adıyla Çorum Devlet Tiyatrosu Tuncer Cücenoğlu Sahnesi de işte tam olarak böyle bir yer.

Kültür Salonu’nun inşaatına 22.9.1961 tarihinde Çorum Lisesi Derneği’nin girişimi ile başlanır. Arsa Millî Eğitim Bakanlığı Orta Öğretim Genel Müdürlüğünün tahsisi ile sağlanır. Proje maliyetinin yüksek olması, bütçede yer almaması nedeniyle Millî Eğitim Bakanlığınca özel bir ödenek ayrılamaz. Bu ve benzeri nedenlerle Kültür Salonu’nun inşaatı ancak sekiz yılda bitirilebilir. Mehmet Abi’nin de yazdığı gibi Salonun Mimarı, Çorum’un gerçek manada “medar-ı iftiharı” bilim insanlarından Mimar Prof. Dr. Turan Ilgaz’dır.

İlk adıyla Kültür Salonu 2.070.000 TL’ye mal olur. Maliyete arsa fiyatı dahil değildir. Salonun inşaatı 7.7.1969 tarihinde bitirilerek hizmete açılır. Örneği pek az ilimizde bulunan kültür salonu 500 kişilik olup sandalyeleri amfi biçiminde dizilidir. Sanatçıların hazırlanmaları için dört adet soyunma odası, kulis, önünde orkestra çukuru ile büyük bir dinlenme salonu bulunmaktadır.

1999 yılında Hitit Festivali için dönemin Kültür Müdürü rahmetli Mümtaz İdil’in girişimleri sonucu Borusan Filarmoni Orkestrası ile Çorum’a gelen Şef Gürer Aykal’ı ben ve Gazanfer Eryüksel salonu incelemek üzere götürdüğümüzde bize “Çorum’da böyle akustiği mükemmel bir salon bulacağımı hiç tahmin etmezdim. Bu güzellikte bir salon Ankara’da bile yok, bu konuda çok şanslısınız” demişti. Yine Gürer Aykal 2000 yılında geldiklerinde de Salonun orkestra çukuru olduğunu keşfederek daha da çok şaşırmışlardı.

Şimdi ise bu salon yorgun. Tıpkı uzun yıllar hiç durmadan çalışan, kimseyi geri çevirmeyen bir emektar gibi… Yorulmuş, eskimiş, ama hâlâ ayakta. Hâlâ hizmet etmeye hazır.

Belki adı “tarihî eser” değildir. Ama kaç insanın hayatına dokunduğunu, kaç anıya ev sahipliği yaptığını düşününce, aslında kentin kalbinde atan bir hatıra sandığıdır o. Yıllar boyunca insanlar orada sadece etkinliklere katılmadı; orada büyüdü, sevindi, umutlandı. İlk kez sahneye çıkan bir gencin heyecanı da vardı o salonda, evlenen bir çiftin mutluluğu da… Bir sergide tabloya bakan meraklı gözler de bir konferansta dalıp giden düşünceler de…

Ben ilk kez 1971 yılında o salonla tanıştım. Geçen aylarda kaybettiğim rahmetli Hasan Abimi (Alakoç) ve Hüseyin Abimi ilk kez o salonda Halk Eğitim Merkezinin düzenlediği Halk Müziği Konserinde izledim, dinledim. Tıka basa dolu salonda adeta Hasan Abim’in söylediği ve onunla özdeşleşen “Huma Kuşu” türküsünü seyirciler ayakta alkışlarken yaşadığım heyecanı, gururu kelimelerle anlatamam.

O Salondan kimler geldi kimler geçti. Hayrettin Koyuncu, Mustafa Sucuoğlu, Elvan Çek, Halil Özçelebi, Celal Özçelebi, Bekir Karamanlı, Metin Şahin, Mehmet Ali Birand, Mahfi Eğilmez, Yıldız İbrahimova, Cihat Aşkın, Suna Kan, Özdemir Erdoğan, Yıldız Kenter, Şükran Güngör, Semih Sergen ve daha niceleri…

Ve biz şimdi o salon için bir kararın eşiğindeyiz: Onu dinlendirip iyileştirmek mi, yoksa tamamen susturmak mı?

“Masraflı olur” demek kolay. “Yıkalım gitsin” demek daha da kolay. O binayı yıkmak demek, aslında biraz da kendi geçmişimizi yıkmak demektir. İçinde biriken sesleri, hatıraları, yaşanmışlıkları yok saymak demektir.

Bir düşünün… O salonun yerinde yepyeni, pırıl pırıl bir bina yükselse bile; orada ilk kez el ele tutuşan iki insanın anısı geri gelir mi? Ya da bir çocuğun sahneye çıkarken kalbinin nasıl çarptığını yeniden hissedebilir miyiz?

Oysa bu bina bizden çok şey istemiyor. Biraz ilgi, biraz emek, biraz vefa… Yıllarca kente omuz vermiş bir mekâna borcumuz da bu değil mi zaten? Burada sorun sadece bir binayı korumak değil. Sorun, geçmişimize nasıl baktığımız, bizi biz yapan değerlere ne kadar sahip çıktığımızdır.

Bir yerleşimi şehir yapan geçmişten bugüne taşınan izler değil mi? Bu tür eşsiz eserleri korumak, geçmişe duyulan romantik bir bağlılıktan ibaret değildir. Bu, aynı zamanda kimliğimizi korumaktır. Çünkü geçmişini kaybeden toplumlar, yönünü de kaybeder.

Bugün dünyanın gelişmiş şehirlerine baktığımızda, modernleşmeyle birlikte tarihî dokularını da özenle koruduklarını görürüz. Eski yapılar restore edilir, işlev kazandırılır ve yaşamın bir parçası olmaya devam eder. Çünkü o şehirler bilir ki, geçmiş ile gelecek arasındaki köprü yıkılırsa, geriye sadece kimliksiz bir kalabalık kalır.

Bu salon bize ait. Bizden önce yaşayanların emeği, fedakârlığı ve inancıyla yapılmış bir miras. O günün imkânsızlıkları içinde sekiz yılda tamamlanan ve Çorumluların katkısı ile yapılan bir binadan söz ediyoruz. Bugün çok daha fazla olanaklara sahipken, onu koruyamamak neyle açıklanabilir?

Burada önemli olan bir toplumun kendine ve geçmişine duyduğu saygıdır. Eğer biz geçmişimize sahip çıkarsak, geleceğimiz de daha sağlam temeller üzerine kurulur. Çünkü bu tür önemli eserler yok edildiğinde, sadece taşlar değil; bir milletin hafızası da yok olur.

Unutmamak gerekir ki, bu tür özel eserler yalnızca geçmişi anlatmaz; aynı zamanda geleceğe de ışık tutar. Onlar sayesinde çocuklarımız, kitaplardan okudukları tarih ile gerçek hayat arasında bağ kurabilir.

Alako 3-1

Ali Alakoç’un ağabeyi, Çorum’un bağlama üstatlarından Hasan Alakoç’u geçen yıl Ekim ayında kaybettik. Fotoğrafta Hasan Alakoç, Halk Eğitim Merkezi’nin bir programında “Huma Kuşu” türküsünü seslendirirken…

Alako 5

Kültür Salonu’ndan bir tiyatro sahnesi… (Elvan Çek arşivinden)

Alako 6

Halil Özçelebi arşivinden, Kültür Salonu’nda bir Halk Eğitim Müzik Programı…Hasan Kuzu (darbuka), Osman Ülkü (keman), Celal Özçelebi (ud), Halil Özçelebi (kanun), Bekir Karamanlı (tambur), Faruk Tekbilek (flüt) vd. Mustafa Ayaz solist, Hayretktin Koyuncu (Halk Eğitim Başkanı).