“Dış güçler bizi hedef alıyor.”
Bu cümleyi son yıllarda o kadar sık duyduk ki, neredeyse refleks hâline geldi. Ne zaman dış basında Türkiye’ye yönelik sert bir eleştiri çıksa, içeride aynı savunma hattı kuruluyor: “Bizi yıkmak istiyorlar.”
Peki gerçekten öyle mi?
Yoksa bu hikâyenin görünen yüzünden daha fazlası mı var?
Geçtiğimiz günlerde İngiliz gazetesi The Guardian’da yayımlanan bir yazı yine benzer tartışmaları alevlendirdi. Yazıda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan eleştiriliyor, hatta Türkiye’nin NATO üyeliğinin sorgulanması gerektiği öne sürülüyordu.
Bu ilk değil. Daha önce The Economist, Stern ve Foreign Policy gibi yayınlarda da benzer tonlar gördük.
İçeride bu tür yazılar “dış saldırı” olarak okunuyor.
Ama dışarıda yazılan her satır, içeride nasıl bir etki üretiyor, işte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü bu tablo tek yönlü değil.
Dışarıdan gelen sert eleştiriler, içeride bir savunma refleksi doğuruyor.
Savunma refleksi, safları sıklaştırıyor.
Saflar sıklaştıkça, iktidar daha da konsolide oluyor.
Yani dışarıdan atılan her taş, içeride bir duvar örüyor.
Ve o duvarın arkasında duranlar şunu düşünüyor:
“Demek ki doğru yoldayız ki üzerimize geliyorlar.”
Ama işin ironik tarafı şu:
Dış basın bu sert dili kullanırken gerçekten Türkiye’yi mi zayıflatıyor, yoksa farkında olarak ya da olmayarak içerideki siyasi dengeleri mi güçlendiriyor?
Çünkü bu dil, sadece eleştiri üretmiyor; aynı zamanda içeride bir algı da inşa ediyor:
“Bakın, lideriniz o kadar güçlü ki, Batı bile ondan rahatsız.”
Bu söylem, eleştiri gibi görünse de, içeride farklı bir karşılık buluyor.
Hatta bazen tam tersi bir etki yaratıyor.
Öte yandan yazıların satır aralarına bakıldığında başka bir mesaj daha okunuyor:
“Eskiden daha uyumluydunuz, şimdi değilsiniz.”
Bu da ister istemez şu soruyu doğuruyor:
Eleştirilen şey gerçekten “demokrasi” mi, yoksa “uyum eksikliği” mi?
İçeride ise bambaşka bir tablo var.
Bir yanda dışarıyı suçlayanlar,
diğer yanda bu söylemi sorgulamadan kabullenen geniş bir kitle…
Ve arada, gerçeği ayıklamaya çalışan ama sesi çoğu zaman kısık kalanlar.
Aslında mesele çok daha basit bir atasözünde saklı:
“Kusur sökük gibidir; göreni de olur, örteni de.”
Bazıları o söküğü büyütür, gözümüze sokar.
Bazıları ise ustaca örter, görünmez kılar.
Ama gerçek değişmez:
Sökük oradadır.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durum da biraz buna benziyor.
Dışarıdan gelen eleştiriler,
içerideki kusurları görünür kılıyor mu?
Yoksa tam tersine,
o kusurların üzerini örtmek için daha büyük bir hikâyenin parçası mı oluyor?
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı:
Dışarıdan gelen her eleştiri gerçekten bir saldırı mı,
yoksa içerideki gerçeğin farklı bir aynası mı?
Ve daha önemlisi…
Bu ateşi gerçekten kim harlıyor?