Tarih her zaman savaş meydanlarında yazılmaz, bazen masa başında atılan imzalarla da yazılabilir. Bazı imzalar vardır ki sadece bir dönemi değil, bir yüzyılı etkisi altına alır.

1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması bir dönüm noktasıdır. Kağıt üzerinde savaş bitiyor ama gerçekte bir devletin iradesi teslim alınıyordu. Daha çarpıcı olan ise, ağır koşulların topluma bir başarı gibi sunulmasıydı. Yönetim yenilgiyi gizlemeye çalışadursun, iki hafta sonra İstanbul işgal edildi.

O günün gerçeği şuydu: Gücünü kaybeden devletler önce karar alma yeteneğini, ardından egemenliğini kaybediyordu.

Ne var ki hesap o gün kapanmadı.

Anadolu’da başlayan Kurtuluş Mücadelesi yalnızca işgale karşı bir direniş değildi; dışarıdan çizilmiş kaderi reddetme iradesiydi. Sevr Antlaşması’nın yırtılıp atılması ve Cumhuriyet’in kurulması, bir milletin “başkalarının planında yer almayı” reddetmesidir.

Cumhuriyet yeni bir yönetim biçiminin ötesinde, aynı zamanda jeopolitik bir kırılmadır.

Bazı kırılmalar, onları yaşayanlar kadar onları kabullenemeyenler için de köklü bir etki yaratır.

Soğuk Savaş sona erdiğinde birçok kişi tarihin bittiğini sandı. Oysa yalnızca yöntemler değişmişti. Büyük güçler artık doğrudan işgal yerine devletleri içeriden zayıflatan stratejiler uyguluyordu.

2003 Irak işgali bunun başlangıç noktalarından biri oldu. Ardından gelen “Arap Baharı” süreci, demokrasi beklentisiyle başladı; fakat birçok ülkede otorite boşluğu, iç savaş ve parçalanmış yapılar bıraktı.

Ortaya çıkan tablo dikkat çekicidir. Güçlü merkezi devletler zayıflıyor, sınırlar resmen esniyor, yeni siyasi alanlar oluşuyor.

Modern jeopolitiğe göre: Artık haritalar cetvelle değil, krizlerle çiziliyor.

Son yıllarda Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler birbirinden bağımsız olaylar değildir. Suriye’deki dönüşüm, Gazze merkezli çatışmalar, bölgesel gerilimler ve yükselen güvenlik krizleri aynı büyük sorunun parçalarıdır:

Bölgenin geleceği kim tarafından ve hangi iradeyle belirlenecek?

Günümüz savaşları sadece toprak kazanmıyor. Devletleri doğrudan yıkmadan işlevsiz hale getirmek; toplumsal fay hatlarını derinleştirmek yeni siyasi denklemler kurmak üzerinedir.

Tek tek ülkeler yerine, bölgesel düzenin yeniden kurulması tasarlanıyor.

Türkiye’nin sorunu şudur: Tarih sadece geçmiş midir, yoksa devam eden bir süreç mi?

Kendi tarihsel deneyimimizi unutursak, başkalarının senaryosunda rol almak zorunda kalırız. Oysa Cumhuriyet’in kuruluşu bize gösterdi. Haritaları kalıcı kılan askeri güçten önce toplumsal iradedir.

Yüzyıl önce Anadolu’da verilen mücadele, dış baskılara karşı bir savunmanın ötesinde, bir bilincin inşasıydı. Egemenliğin devredilemeyeceğini gösteren tarihsel bir uyarıydı.

Bugün gereksinim duyduğumuz şey, korku dili değil, tarih bilincidir. Zira güçlü devletler tehdit söylemleriyle değil, ortak akıl ve toplumsal hafızayla ayakta kalmıştır.

Aradan geçen yüz yıl bize yalın bir gerçeği gösteriyor: Bazı hesaplar kapanmaz; Sadece biçim değiştirir.

Dün savaş gemileri vardı, bugün diplomatik masalar var. Dün açık işgaller vardı, bugün stratejik projeler tartışılıyor. Yöntemler değişse de güç mücadelesinin doğası değişmiyor.

Bu nedenle konu geçmişte ne yaşandığımız değil, bugün neyi fark ettiğimizdir.

Tarih bazen uzun anlatılara gereksinim duymaz. Tek tümce yeterlidir.

Yüzyıllık hesap bitmedi, oyun hâlâ sürüyor.