Bazı insanlar gittikten sonra zaman değişir.
Takvim aynı takvimdir ama ölçü bozulur. Günler sayılmaz, yıllar ilerlemez; zaman bükülür. Bir yıl, bir asır gibi ağırlaşır. Yokluk, süreklilik kazanır. Üç yıl denir ama insanın içi, çok daha eski bir tarihle konuşur.
Bu metin bir kaybı anlatmak için yazılmadı.
Daha çok, yokluğun nasıl bir varlığa dönüştüğünü anlamak için. Çünkü bazı insanlar, gittikten sonra eksilmez; biçim değiştirir. Gürültüyle değil, sessizlikle büyürler.
Boşluk sanılan şey, aslında bir hafıza alanıdır.
Her gün biraz daha genişler ama kimseyi dışarıda bırakmaz. Orada sözler kalır. Sesin tonu, kelimelerin tartısı, duraksamaların bile bir anlamı vardır. O yüzden bu boşluk, yoksunluk değil; öğretidir.
Zamanın her yarayı sardığı söylenir.
Bu doğru değildir. Bazı yaralar iyileşmez. Kapanmaz. Sadece insanı terbiye eder. Acıyı törpüler ama derinliği korur. Bu derinlik, unutmayı değil, hatırlamayı öğretir. Taşımayı… Susarak da yürünebileceğini…
Senden önce, 6 Şubat 2023’te yer sarsıldı; on bir il çöktü, zaman durdu. O gün yalnız binalar yıkılmadı; hafızanın zemini çatladı. Üç gün sonra sen ebediyete yürüdüğünde, bu kez haritalarda görünmeyen bir şehir çöktü. Koca bir Çorum, taşla toprakla değil, anlamla yıkıldı. Bir bölgenin sesi kısıldı, bir kuşağın yön duygusu kayboldu. Bazı yıkımlar vardır; enkaz bırakmaz, sessizlik bırakır. Ve o sessizlik, yıllarca süren bir yasın dili olur. Şehirler ayakta kalır ama ruhları çöker.
O, bir anlatıcı olduğu kadar uygulayıcıydı.
Ama yüksek sesle değil. Hikâyeleri bağırmazdı. Meseleleri parçalamaz, kesip atmazdı. Bir masal cerrahı gibi dokunurdu: Fazlalıkları alır, kalbi açıkta bırakırdı. Bu yüzden anlattıkları akılda değil, vicdanda yer ederdi.
İnce bir mizahı vardı.
İncitmeyen, üstünlük kurmayan. Gücünü alaydan değil, sükûnetten alan bir espri. Öğütleri de öyleydi. Buyurmayan, çağıran. Zorlamayan ama ikna eden. İnsanlara ne düşüneceklerini değil, nasıl düşünebileceklerini hatırlatan bir dil…
Sabırsızlıkla kuşatılmış bir dünyada, sabrı öğretenler nadirdir.
O, beklemenin bir erdem olduğunu bilenlerdendi. Derin bir ırmakta boğulmadan yürünebileceğini gösterdi. Hızın değil, yönün önemli olduğunu. Gürültünün değil, tutarlılığın kalıcı olduğunu.
Onun ardından kalan duygu, yalnızca hüzün değildir.
Acının kıyısında duran, hafif tuzlu bir tebessüm vardır. Minnetle karışık bir özlem. Çünkü bazı insanlar hayatımıza bir pencere açar. Işığın nereden girdiğini fark ettirir. Gördüğümüzü değil, nasıl gördüğümüzü değiştirir.
Bugün bazen her şey fazla sıcak.
Düşünceler çabuk eriyor, kelimeler hızla tükeniyor. Böyle zamanlarda onun yokluğu daha belirginleşiyor. Ama bu erime korkutucu değil. Belki de sevginin son biçimi budur: Şekil değiştirerek kalmak.
O artık bir hatıra değil.
Bir ölçü. Bir eşik. Bir referans noktası. Onu aklında tutan herkesle birlikte yaşayan bir duruş. Bıraktığı dünya hâlâ dönüyor. Ve bu dünyanın içinde, ondan kalan sıcaklıkla yürüyenler var.
Ruhun şâd olsun. Sevgili Arslan Adnan Türkoğlu.
Sevgi, ölüm denen büyük yokluğa karşı en sessiz ama en ısrarlı direniştir. Ve bu direniş, hatırladıkça sürer.