YASAKLARIN GÖLGESİNDE

Abone Ol

Bugün yani dün, tarihte neler olmadı ki?

1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan oylamayla, Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı milletin marşı olarak kabul edildi. O marşın ilk kelimesi “Korkma” idi. Bir milletin yüreğine cesaret veren bir çağrıydı bu.
Yıllar geçti. O marş okunurken ayağa kalkmayan insancıklar bile türedi.

1971’de ise Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete 12 Mart Muhtırasını verdi. Tarihin başka bir sayfasında ise korku başka bir biçimde konuşuyordu.

Bir tarafta “Korkma” diyen bir marş,
diğer tarafta muhtıra veren bir tarih…

Bugüne geldiğimizde ise bazen farklı bir ses duyuluyor sanki:
“Ağlama.”
“Konuşma.”
“Eleştirme.”

Bu ülkede bazen insanın aklına tuhaf sorular geliyor.

Gerçekten ne serbest, ne yasak?

Ağlamak yasak gibi…
El sallamak yasak gibi…
Bir fotoğraf karesinde görünmek bazen yasak gibi…
Başına örtü takmak, aklından geçeni söylemek, şikâyet etmek…

Eleştirmek zaten çoğu zaman en büyük yasak…

Eskiden askerliğini yapanlar iyi bilir. Okuma yazması olmasa bile iri yarı, haramdan korkan gençleri özellikle doğu illerinden seçerler, inzibat yaparlardı. Çarşıya çıkan askerleri gözler, talimata uymadığını düşündükleri birini kolundan tutup karakola götürürlerdi.

Asker şaşkınlıkla sorardı:
“Ne yaptım?”

Cevap kısaydı:
“Ben bilmez. Komutan bilir.”

Bugün ise tuhaf bir durum var.

Görmediğin, bilmediğin, inanmadığın şeyleri ballandıra ballandıra anlatmak serbest. Hatta konforlu. Kimse “dur” demiyor. Sanki bir komutan “bunlara bakma, eğitime devam” demiş gibi herkes kendi kışlasında konuşmaya devam ediyor.

Biz de yaşıyoruz işte.

Üstelik çoğu zaman yanlış yaşadığımızı fark etmeden…

Oysa bir toplumda sessizliğin sıradanlaşması, bir medeniyet için alarmdır. Tarih boyunca sessizlik ne zaman bozulmuşsa, yön de o zaman değişmiştir. Gençliğin ayağa kalktığı anlarda nehirler yatağını bulmuş, dağlar delinmiş, çağlar kapanmış, yenileri açılmıştır.

Ama şunu da bilmek gerekir:

Hiçbir gelecek yalnızca eleştiriyle kurulamaz.
Fakat yalnızca övgüyle de kurulamaz.

İnşaat tahtasıyla duvar örmek arasında ne fark varsa, sözle hakikat arasında da o fark vardır. Adı samimiyettir. Samimiyet olmayınca söz gök kubbede yankılanmaz, bir yürekten diğerine yol bulamaz.

Bir gün telefon çalar ve “acele gelmen gerek” denir. O anda insanın yüreğine bir ateş düşer.
Bir gün de kapına bir tebligat gelir: “Seferberlik görev emrin.”

O an insan kendine sorar:

Bugüne kadar sustuklarımın karşılığı neydi?

Bugünkü sessizlik, yarınki çığlığın sebebi mi olacak; yoksa engeli mi?

Her sabah doğan güneş doğmakla çoğalmaz. Ona yüzünü dönenlerle çoğalır.

Asıl mesele şu:

Biz yüzümüzü nereye döndük?

Gençlik sadece bekleme oyununu oynarsa karşısına fırsatlar değil, borçlar çıkar. Vaatlerle büyüyen nesiller hayal kırıklıklarıyla olgunlaşır. Hayal kırıklıklarıyla büyüyen nesiller ise ne yeni bir medeniyet kurabilir ne de var olanı koruyabilir.

Bir toplumu yeniden inşa etmek için yalnızca güçlü görünen zihinler yetmez. Yeni düşünceler gerekir. Yufka yürekli ama çelik iradeli insanlar gerekir.

Bugün gücü algıyla korumakta mahir olanlar var. Çölde vaha gibi görünürler ama yaklaştığınızda serap olduklarını fark edersiniz. Gerçekleşmeyen vaatler, bitmeyen tekrarlar…

Limanlarını korumak için eski gemileri cilalayıp yeniden denize indirir gibidirler. Yüzecekmiş gibi gösterirler. Aynı sözleri yıllarca tekrar ederler. Bir reklam filminde bile bu kadar tekrar olmaz.

Ama oluyor.

Bayram namazındaki tekbirler gibi tekrarlanan cümleler var.
Fakat kurbanlıkların fiyatı değişiyor.
Emekli ikramiyesi aynı kalıyor ama farklıymış gibi anlatılıyor.

Geçen yılın dört bin lirası yine dört bin lira oluyor; fakat “müjde” diye sunuluyor.

Değişen bir şey yok belki…
Ama müjde anlatısı var.

Eskiden “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz” denirdi.

Şimdi bu mahallede her şey satılıyor.
Her şeyin bir fiyatı var.
Her şeyin bir pazarlığı var.

Ve her sabah insanlara sanki şöyle denecek:

“Bak, bugün de seni biz uyandırdık. Şükret.”

Oysa güneşin doğuşunun bizimle bir ilgisi yok.
Kuşların ötüşünün, rüzgârın esişinin, denizin dalgalanışının da…

Ama belki de en çok bilinmeyen şu:

Yasaklar içinde nefes alan bir millet bir sabah sessizliği bozarsa, o sesin büyüklüğü herkesi şaşırtır.

Ve o sabah geldiğinde…

Artık ne ağlamak yasak olur, ne konuşmak.
Ne eleştirmek yasak olur, ne şikâyet etmek.

O sabahı görmek var ya…

İşte onun için beklemeye değer.

Ama beklerken bir şeyi unutmayalım:

Yüzümüzü güneşe dönmeyi…

Çünkü ışık, yüzünü ona dönenlerle çoğalır.