Geçen hafta bir sabah, bir okuldan gelen haberle sarsıldık. Çocuklarımız silahlı bir saldırının hedefi olmuşlardı. Çok sayıda yaralı vardı… Daha bu acı haberi sindiremeden, öğlene doğru başka bir ilden benzer bir haber düştü: Bu kez bir öğretmen ve 9 öğrenci birlikte toprağa düşüyordu.
Yetkililer ise alışıldık cümlelerle kameraların karşısına geçti: “Gerekli tedbirler alınmıştır.”
Ne kadar tanıdık, ne kadar içi boş bir cümle…
Acının sıcaklığı geçmeden ezberler devreye giriyor. Sorumluluk dağılıyor, gerçekler buharlaşıyor. Bu ülkede son yarım asırdır ne zaman büyük bir kriz yaşansa, halkın gerçeği tam ve şeffaf biçimde öğrendiğine pek tanık olmadık. Olan biteni çoğu zaman ya eksik duyduk ya da çok geç öğrendik.
Oysa mesele sadece bir “güvenlik açığı” değil.
Bu tür olaylar bir günde ortaya çıkmaz. Toplumsal fay hatları sessizce birikir. Kahramanmaraş’tan Sivas’a, Çorum’dan bugüne uzanan acı hafızamız bize şunu öğretmiş olmalıydı: Görmezden gelinen her sorun, yarının felaketine zemin hazırlar.
Bugün okullarda konuşmamız gereken tek mesele şiddet mi?
Okul önlerinde dolaşan uyuşturucu ağı, değersizleşen öğretmenlik mesleği, aile–okul ilişkisindeki çözülme…Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Hepsi aynı çürümenin farklı yüzleri.
Bir zamanlar öğretmen, sadece ders anlatan değil; saygı duyulan, sözü dinlenen bir rehberdi. Okul, sadece eğitim verilen değil; karakter inşa edilen bir yerdi. Mahalle, sadece yaşanan değil; birbirine güvenilen bir dünyaydı.
Bugün ise korku, güvensizlik ve yabancılaşma hayatın merkezine yerleşmiş durumda.
Eskiden çocuklar sokaklarda özgürce oynardı. Komşunun kapısı çekinmeden çalınır, açlık bir dilim ekmekle giderilirdi. Kimse kimseye şüpheyle bakmazdı. Fakirdik belki ama güvensiz değildik. Eksiklerimiz vardı ama korkularımız bugünkü kadar büyük değildi.
Şimdi ise herkes birbirinden kuşkulu, herkes kendi kabuğuna çekilmiş.
Ve en acısı: Ölen her çocukla birlikte biraz daha insanlığımızı kaybediyoruz.
Platon’un yüzyıllar önce söylediği söz bugün hâlâ yankılanıyor:
“Devletlerin çöküşü yöneticilerin ahlakıyla başlar, halkların suskunluğuyla zirveye çıkar.”
Bugün tam da o eşikteyiz.
Eğer bu ölümleri “kader” diye geçiştirirsek, eğer sorumluluğu belirsiz cümlelerin arkasına saklarsak, eğer susarsak… Yarın daha büyük acıların kapısını kendi ellerimizle aralamış olacağız.
Çünkü bu yaşananlar kader değil.
İhmalin, yanlış politikaların ve toplumsal çürümenin sonucudur.
Ben susmuyorum.
Ve biliyorum ki değişim, susmayanların sesinde başlar.
Siz de susmayın.