Her dönemin kendine özgü bir yanılgısı vardır. Günümüzün en büyük yanılgılarından biri ise bilgiye ulaşabilmenin, bilgi üretmekle aynı şey olduğuna inanmaktır.
Arama motorları, sosyal medya platformları ve yapay zekâ sistemleri sayesinde istediğimiz bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Bu kolaylık, bazı insanlarda artık okumaya gerek kalmadığı düşüncesini de beraberinde getiriyor.
Okumadan entelektüel üretim yapılabilir mi?
Bu sorunun kısa cevabı hayırdır. Çünkü entelektüel üretim, bilgiye sahip olmanın yanı sıra bilgiyi anlamlandırmak, sorgulamak, karşılaştırmak ve ondan yeni fikirler üretebilmektir. Bilgi, düşüncenin hammaddesidir. Ham madde olmadan üretim yapılamayacağı gibi, okumadan da güçlü ve kalıcı düşünceler üretmek mümkün değildir.
Bugün yapay zekâ birkaç saniye içinde makale yazabiliyor, rapor hazırlayabiliyor, kod geliştirebiliyor ve hatta şiir bile oluşturabiliyor. Bu durum bazılarını yanıltıyor. Yapay zekânın metin üretmesi, düşünmenin de otomatikleştiği anlamına gelmiyor. Çünkü yapay zekâ mevcut bilgi birikimini yeniden düzenleyebilir; ancak hangi soruların sorulması gerektiğini, hangi fikirlerin gerçekten özgün olduğunu ve hangi problemlerin çözülmeye değer olduğunu belirleyen yine insandır. İnsan ise bu muhakeme gücünü büyük ölçüde okuma yoluyla geliştirir.
Okumak yalnızca bilgi edinmek değildir. Okumak, başka insanların zihnine misafir olmaktır. Bir tarihçinin olaylara nasıl baktığını, bir filozofun hangi soruları sorduğunu, bir ekonomistin hangi neden-sonuç ilişkilerini kurduğunu, bir romancının insan ruhunu nasıl yorumladığını görmek demektir. Her kitap, insan zihninde yeni bağlantılar kurulmasını sağlayan görünmez bir laboratuvardır. Farklı düşüncelerle karşılaşmayan bir zihin, zamanla yalnızca kendi fikirlerinin yankısını duymaya başlar.
Entelektüel üretim çoğu zaman tek bir kitaptan değil, çok sayıda farklı kaynağın bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Bilim tarihine bakıldığında büyük keşiflerin önemli bir bölümü, birbirinden uzak görünen fikirlerin beklenmedik biçimde birleşmesiyle gerçekleşmiştir. Newton'un fiziği, Einstein'ın görelilik teorisi veya modern bilgisayar biliminin temelleri, uzun yıllar süren okuma, araştırma ve düşünme süreçlerinin ürünüdür. Hiçbiri yalnızca mevcut bilgiyi tekrar ederek ortaya çıkmamıştır.
Dijital çağın en büyük sorunlarından biri ise “okuma yanılsamasıdır”. İnsanlar başlıkları okuyarak makaleyi okuduklarını, kısa özetleri inceleyerek kitabı anladıklarını veya sosyal medyada karşılarına çıkan birkaç cümleyle bir konuyu öğrendiklerini düşünebilmektedir. Oysa bilgi kırıntıları, entelektüel derinlik oluşturmaz. Parçalanmış bilgiler arasında bağ kuramayan bir zihin, güçlü analizler geliştirmekte zorlanır. Derin düşünce, derin okumayı gerektirir.
Yapay zekâ bu noktada önemli bir fırsat da sunmaktadır. Artık araştırmacılar yüzlerce sayfalık belgeleri daha kısa sürede inceleyebilmekte, farklı kaynakları karşılaştırabilmekte ve bilgiye daha hızlı ulaşabilmektedir.
Ancak yapay zekâ okumanın yerine geçen bir teknoloji değildir. Aksine, doğru kullanıldığında okumayı daha verimli hâle getiren bir yardımcıdır. Çünkü hangi kaynağın güvenilir olduğuna, hangi görüşlerin dikkate alınması gerektiğine ve elde edilen bilgilerin nasıl yorumlanacağına yine insan karar vermektedir.
Özellikle üniversitelerde ve araştırma dünyasında bu ayrım giderek daha önemli hâle gelmektedir. Yapay zekâ destekli metin üretimi yaygınlaştıkça, özgün düşüncenin değeri daha da artacaktır. Gelecekte herkes benzer araçlarla benzer metinler üretebilir. Ancak aynı araçları kullanan insanlar arasındaki farkı belirleyecek olan şey, sahip oldukları okuma birikimi olacaktır. Çünkü yapay zekâya yöneltilen soruların niteliği bile büyük ölçüde kişinin okuduklarından beslenmektedir. Az okuyan kişi sınırlı sorular sorarken, çok okuyan kişi daha derin, daha eleştirel ve daha yaratıcı sorular geliştirebilir.
Aslında “okumak ile entelektüel üretim arasındaki ilişki, toprağa ekilen tohum ile hasat arasındaki ilişkiye benzer”. Okuma, zihne ekilen tohumdur. Düşünme bu tohumun filizlenmesi, entelektüel üretim ise ortaya çıkan üründür. Tohum ekmeden ürün beklemek ne kadar gerçekçi değilse, okumadan güçlü fikirler üretmeyi beklemek de o kadar gerçekçi değildir.
Elbette her okuyan kişi entelektüel üretim yapamaz. Okumak, üretimin ön koşuludur, tek başına yeterli koşulu değildir. Okunan bilgilerin sorgulanması, farklı disiplinlerle ilişkilendirilmesi, yeni bakış açıları geliştirilmesi ve özgün sonuçlara ulaşılması gerekir. Ancak bütün bu süreçlerin başlangıç noktası yine okumadır. Okuma olmadan eleştirel düşünce zayıflar; eleştirel düşünce olmadan da özgün üretim giderek sıradanlaşır.
Belki de yapay zekâ çağının en önemli paradoksu tam da burada ortaya çıkmaktadır. Bilgiye ulaşmanın tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Fakat derin okuma alışkanlığı aynı hızla geriliyor. Oysa geleceğin dünyasında rekabet avantajını belirleyecek olan, bilgiye en hızlı ulaşanlar değil, okuduklarını en iyi yorumlayabilen ve onları yeni fikirlere dönüştürebilen insanlar olacaktır. Yapay zekâ çağında entelektüel üretimin gerçek yakıtı hâlâ kitaplardır. Çünkü güçlü fikirler, çoğu zaman sabırla yapılan okumaların ve uzun süre zihinde olgunlaşan düşüncelerin ürünü olarak ortaya çıkar.