NE YAPIYORUZ BİZ YAHU?

Gök Gürültüleri Arasında Kaybolan Vicdan

Abone Ol

Bir ülkenin hafızası zayıfladığında, siyasetçiler tarih yazmaz; tarih siler.

Dün “kırmızıçizgi” diye nutuk atılan meseleler, bugün çöl rüzgârında savrulan sınır kumlarına dönüştü. Bir zamanlar uğruna meydanlarda yumruk kaldırılan değerler, şimdi diplomasi masalarının altında ezilen sigara izmariti gibi çiğneniyor.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Biz gerçekten devlet mi yönetiyoruz, yoksa uzun metrajlı bir siyasi tiyatronun figüranları mı olduk?

Dün Irak’ın kuzeyinde bir Kürt yapılanması ihtimalini “savaş sebebi” sayanlar, bugün Suriye’nin kuzeyinde yeni haritalar çizilirken, televizyon ekranlarında “stratejik derinlik” anlatıyor. O kadar derin ki, memleketin aklı o derinlikte boğuluyor.

Bir zamanların “çapulcusu”, “hain işbirlikçisi”, “bölücü tehdidi” bugün protokol kapılarında kırmızı halıyla karşılanıyor. Dün mikrofon başında bağırarak söylenen cümleler, bugün sessizce inkâr ediliyor.

Siyasetin hafızası balık hafızasına döndü ama milletin hafızasını da aynı akvaryuma hapsettiklerini sanıyorlar.

Oysa toplum unutmaz. Sadece yorulur.

Suriye meselesi bunun en büyük örneği değil mi?

2011’de başlayan iç savaşta, “Esad birkaç haftaya gider” diye ekran ekran dolaşan yorumcular vardı. Haritalar çizildi, yeni Osmanlı rüyaları anlatıldı, Emevi Camii’nde namaz planları yapıldı. Televizyon ekranları, adeta tarihi fetih fragmanları yayınlayan kanallara dönmüştü.

Sonra ne oldu?

O gün “özgürlük savaşçısı” diye alkışlanan yapıların bir kısmı bugün başka isimlerle karşımıza çıktı. Dün desteklenenler bugün tehdit ilan edildi. Dün “terör örgütü” denilenlerle bugün dolaylı diplomasi kuruluyor. Dün “asla” denilen ne varsa, bugün devlet aklı ambalajıyla halka yeniden pazarlanıyor.

Şimdi de terör örgütü taraftarları Suriye askeri kurumlarında görev alıyor. Sisteme entegre ediliyor.

Bu nasıl bir siyasal simya?

Kurşunu altına çeviremediler ama dünün düşmanını bugünün stratejik ortağına dönüştürmeyi başardılar.

Bir milletin aklıyla bu kadar oynanır mı?

İşin en ironik tarafı şu:

Yıllarca “yerli ve milli duruş” nutukları atanların politikaları, dönüp dolaşıp küresel aktörlerin satranç tahtasına hizmet etti.

ABD YPG’ye binlerce tır silah gönderdi.

Rusya sahaya indi.

İran başka hesap yaptı.

Avrupa mülteci pazarlığı kurdu.

Biz ne yaptık?

Kendi iç siyasetimizin günlük hesapları uğruna, dış politikayı kahvehane iskambil masasına çevirdik. Her el “rest” çekildi ama kasayı hep başkaları topladı.

Ortadoğu’da satranç oynandığını sanıyorduk.

Meğer biz tavla puluymuşuz.

Şimdi İsrail ve ABD üzerinden İran hizaya çekilmeye çalışılırken İran’dan sonra sıradaki isim konusunda yorumcular artık konuşmaktan imtina ediyor.

Bugün içeride de başka bir gariplik yaşanıyor.

Dün “terörle iltisaklı” diye şeytanlaştırılan siyasi yapılarla şimdi aynı masaya oturuluyor; buna karşı çıkanlar ise “demokrasi düşmanı” ilan ediliyor. Dün alkışlanan kayyum politikaları bugün hukuk tartışmasına dönüşüyor. Dün “milli irade” denilen şey, bugün sadece işine gelince hatırlanan bir seçim sloganı gibi kullanılıyor.

Bu ülkede kavramların da beli kırıldı.

Demokrasi artık herkesin cebinde taşıdığı ama kimsenin açıp okumadığı bir anayasa kitapçığına döndü.

Hukuk ise güçlülerin elindeki susturuculu tabanca gibi: Sesi çıkmıyor ama etkisi ağır oluyor.

Toplumun önüne sürekli aynı dekor kuruluyor:

“Barış geliyor.”

Peki nasıl bir barış?

Gençlerin düşüncelerini demir parmaklıkların arkasına koyup, dağdan inenlere kırmızı halı sererek mi?

Muhalefeti bastırıp, sonra “kardeşlik iklimi” nutukları atarak mı?

Barış kelimesi bu coğrafyada artık o kadar hoyrat kullanıldı ki, içi boşalmış bir seçim afişine döndü.

Çünkü gerçek barış; adalet olmadan gelmez.

Adalet yoksa yapılan şey barış değil, sadece sessizliktir. Ve mezarlıkların da sessiz olduğunu herkes bilir.

Bir başka tehlike daha var: Hafızasızlık.

Bu toplum, Sevr’i de bilir Lozan’ı da.

Bu toplum, dış müdahalenin ne demek olduğunu da bilir, içerideki yanlış hesapların nelere yol açacağını da.

Ama şimdi öyle bir dönemden geçiyoruz ki, dün “bölünme paranoyası” denilen şey bugün fiilî haritalarla konuşuluyor. Irak’ın kuzeyinde oluşan yapı artık sıradanlaştırıldı. Suriye’nin kuzeyindeki tabloya alışmamız bekleniyor. Yarın neye alışacağız, kim bilir?

Belki de mesele tam burada başlıyor:

İnsan bir felakete bir anda teslim olmaz. Önce alıştırılır.

Tıpkı suda yavaş yavaş kaynatılan kurbağa gibi…

Ve şimdi gökyüzü yine gürlüyor.

Televizyon ekranlarında büyük laflar uçuşuyor.

“Yeni süreç”, “tarihi fırsat”, “terörsüz Türkiye”, “bölgesel barış”…

Oysa halkın zihnindeki soru çok daha basit:

Madem dün yanlış olan bugün doğruysa, o halde dün bize neden yalan söylediniz?

İşte bütün mesele burada düğümleniyor.

Çünkü bu ülkede artık insanlar sadece ne söylendiğine değil, söylenenin yarın inkâr edilip edilmeyeceğine bakıyor.

Siyaset güven üretmiyor; hafıza erozyonu üretiyor.

Ve galiba en korkutucu olan da şu:

Bir ülke, gerçeği kaybettiğinde önce yönünü, sonra birbirini kaybeder.