KEHANET DEĞİL, TUTARLILIK

Abone Ol

Türkiye’de artık siyasi yazılar ikiye ayrılıyor:

Olanı anlatanlar…

Bir de olacak olanı önceden sezebilenler.

Son dönemde “Mutlak Butlan” üzerine yazdığım iki ayrı metin arasındaki ilişki tam da bunu gösteriyor.

13 Mayıs tarihli yazıda henüz ortada verilmiş bir karar yokken, Türkiye’nin içine sürüklendiği hukuk düzenini tarif ederken yazının merkezindeki fikir şuydu:

“Bir ülkede hukuk sabit ilke olmaktan çıkıp siyasal ihtiyaçlara göre eğilip bükülürse, artık hiçbir şeyin kesinliği kalmaz.”

Yani mesele CHP değildi.

Mesele bir kurultay da değildi.

Mesele rejimin çalışma biçimiydi.

Aslında o gün şunu söylüyordum:

“Bugün muhalefete uygulanan yöntem, yarın bütün sistemin yönetim modeline dönüşebilir.”

23 Mayıs’taki ikinci yazım ise bu teorinin pratiğe dönüşmüş hâli.

İlk yazımda “ihtimal” olan şey, ikinci yazıda “vakaya” dönüştü.

Bu iki metin arasında çelişki değil, tam tersine sert bir düşünsel devamlılık var.

İlk metin daha çok teşhis yazısıydı.

İkincisi ise otopsi raporu.

Yazmakta önemli olan şey yalnızca haklı çıkmak değildir. Asıl mesele, olay gerçekleşmeden önce hangi zihinsel zeminin oluştuğunu görebilmek.

Yazımda dikkat çekici olan nokta:

“Mutlak butlan” kavramını sadece hukuki bir teknik terim olarak kullanmadım. Onu bir rejim metaforuna dönüştürdüm.

Çünkü Türkiye’de artık yalnızca kararlar değil; meşruiyetin kendisi de geçici.

Bugün geçerli olan yarın yok sayılabiliyor.

Dün kutsal denilen hukuk, bugün “yorum farkı”na dönüşebiliyor.

Seçilmişler, uygun görülürse “atanmış hükümsüzler” hâline getirilebiliyor.

Dolayısıyla ikinci yazı, birinci yazının devam bölümü gibi.

Denebilir ki:

13 Mayıs’taki yazı “Bu olabilir” diyordu.

23 Mayıs’taki yazı ise “İşte oldu” diyor.

Peki bu çizgi geleceğe dair yazarın projeksiyonu hakkında ne söylüyor?

Oldukça karamsar ama kendi içinde tutarlı.

Bu perspektife göre Türkiye’de siyaset artık seçim merkezli değil; kurumsal müdahale merkezli ilerliyor.

Sandık hâlâ var ama belirleyici güç olmaktan uzaklaşıyor. Hukuk ise hakem olmaktan çıkıp siyasi mühendislik aracına dönüşüyor.

Satır aralarına serpiştirdiğim gelecek senaryosu:

Muhalefet yalnızca seçimle değil,

yargı,

idari tasarruf,

soruşturma,

medya baskısı

ve parti içi dizayn mekanizmalarıyla da şekillendirilecek.

Yani klasik demokrasi görüntüsü korunurken, içerik giderek başka bir rejime evrilecek.

Burada ilginç olan dikkat edilmesi gereken şey, yazar olarak iktidarı eleştirirken muhalefeti de tamamen aklamadım.

Özellikle ikinci yazıda görülen ton, yalnızca iktidara değil; muhalefetin kendi iç yapısına, finansal şeffaflığına ve liderlik krizlerine yöneliyor.

Bu beni sıradan “parti savunucusu” pozisyonundan ayıran yönüm.

Metinlerin ana fikri şu:

Sorun kişiler değil; kişilere göre eğilip bükülen sistem.

Belki de bu yüzden “Mutlak Butlan Cumhuriyeti” ifadesi güçlü.

Çünkü burada anlatılan şey yalnızca bir mahkeme kararı değil.

Bir toplumun yavaş yavaş kesinlik hissini kaybetmesi.

Ve galiba modern toplumlarda insanların en çok korktuğu şey de tam olarak budur:

Yarın sabah hangi gerçeğin hâlâ geçerli olacağını bilememek.