Saygıdeğer dostum Mehmet Yolyapar, 16.04.2026 tarihli yazısında, bir metafor olsa bile varacağımız son durağın adını koyarken, “İstisnaları ayırırsanız hırsızlardan ve çalma fırsatı bulamamışlardan oluşan bir insan kalabalığı” diyerek lafı eğip bükmeden gerçeğimizi doğrudan yüzümüze haykırmaktaydı. Vicdanları sorgulamaktaydı.
“İnsan kalabalığı” vicdanı ölmüş bir toplumu anlatmıyor mu?
O, ısrarla sürdürdüğü sorgulamalarıyla mevcut durumun bir kabullenişe dönüşmemesi için çaba harcıyor.
Toplumda vicdanı bastıran en tehlikeli şey suskunluk kültürüdür.
Vicdan hakikatin karşısında susarak ölür.
Değerli dostum belki de son durağın adını değiştirme imkânının, gençliğin idealist ve protest karakterinde olduğunu düşünerek onlara da bir mesaj vermek istemiştir.
Son iki yazımda ben de gençliğin vicdanına dokunmaya çalıştım. Yapmak istediğim şey, birer kilometre taşı olan felsefi kavramların aralarındaki bağı kurmaktı.
Çocuk yaşlarda beyni uyuşturulmamışsa bir gençlik içerisinde doğal olarak idealizm barındırır. Doğru olmayana, haksızlığa itiraz eder.
Ve gençlik hayal eder.
Elbette hayalleri olmalı insanın, ufkunun ötesini sınırsızca hayal edebilmeli.
Ama hayal görmemeli, hayal görmek uyandıran bir rüyadır, hani “tüh be rüyaymış” dedirten.
İdealizmin hayalci yanı da böyledir işte. Rüya ile gerçeğin ayırdında olabilmekle ilgili.
Kimine göre hayalperestlik sayılan idealizm!
Gerçekten öyle midir?
Varoluşun gizeminde saklanan karşıtlıklar gibi insanlığın tamamlayıcıları ve karşıtlıkları da yaşamda yerini almıştır.
İdealizmin, karşıtları ile birlikte insan ve toplumun şekillenmesine etkisini analiz ederken tamamlayıcı katkıyı sağlayacak olan kavramları da idealizm ile bütünleştirmeliyiz.
Ancak ideallerin yön tabelaları vicdan istikametini göstermezse, idealizmin yolu vicdansızlığa çıkar ve katı bir inanca (!) fanatizme dönüşür.
“Saflığınızı yitirdiğinizde ideallerinize tutunamazsınız.”
Bu özdeyişi ilk duyduğumda, gerçek dünyayla yüzleştiğim anların yüreğimde açtığı çentikleri saymaya çalışmıştım ama. Nafile!
Peki saflığıma ne olmuştu? Hâlâ duruyor muydu?
Saflığınızı koruyacak savunma mekanizması ne olabilirdi? Ya da saflığınızı belirleyecek ölçü birimi var mıdır?
İşte o an, “vicdan” denen o şey, “ben hâlâ buradayım” diyerek kendisini hatırlatmıştı.
İdealizmi ayakta tutan güç realizm ve pragmatizmle kurduğu dengedir.
Realizm ve pragmatizm, idealizmin hayalci yanını gerçek hayata taşıyan vazgeçilmez unsurlardır.
Ama vicdandan kopmuş bir realizm, sadece güçlü olanın gerçeğini kabul eder. Vicdandan kopmuş bir pragmatizm ise, doğruyu değil işe yarayanı seçer.
İşte bu yüzden, yazıda kurmaya çalıştığım denge burada bir anlam kazanıyor:
İdealizm yön gösterir. Realizm zemini anlatır. Pragmatizm yolu açar.
Ama hangi yöne gideceğimize karar veren tek şey, vicdan olmalıdır.
İnsan, gerçeklikle karşılaştığında neyi kaybeder? Ve daha önemlisi, neyi koruyabilirse insan kalır?
Bu yazıda ise o kırılma anının ardından ortaya çıkan daha derin bir sorunun peşindeyim:
Gençliğimizde üniversite bir hayaldi; bir idealin hayali. Gelişmekte olan bir ülkenin gençleri, gerekli çağdaş eğitimleri aldığında neler yapmazlardı ki?
Bir şeylerin değişmesi gerektiği açıktı, belki de değişim idealist bir gençliğin elinden olacaktı.
Tam da o yıllarda yaşadığım bir olay bu düşüncelerimi derinden etkiledi.
Evimizin bahçesinde bir garaj yapımına başlamıştım. İnşaat ilerlemişken zabıta gelip yapıyı yıkmaya başlamış. Gerekçe açıktı: İmar kurallarına aykırılık.
Çok taktir ettiğim ve saygı duyduğum Belediye Başkanı’na gittim. Bir şehrin imarı, şehircilik, geometri, estetik… Kulağa hoş gelen birçok kuraldan bahsetti. Haklıydı. Hatta hayranlıkla dinlemiştim.
Ama mahallede garaj olmayan ama aynı türden yapılar vardı.
Bunu söylediğimde, bu kez başka bir kural çıktı karşıma:
“Onlar daha önce yapılmış. Bu yüzden o haklarını ellerinden alamayız. Ama artık kimseye izin veremeyiz.”
İkna olmuştum. Benim doğrum olan çözüm, toplum çıkarı ile çatışıyordu. Öyleyse bu yapı yapılmamalıydı.
Garajı, kurallara uygun şekilde, daha zor şartlarda ve bodrum olarak yeniden yaptık.
Sonrası mı?
Bir “kırılma noktası”.
Ve özellikle de günümüzde binlercesi.
Bir yıl sonra aynı sokaklarda yürürken, imar yönetmeliğine uygun olmayan, üstelik garaj olarak yapılmış dört yeni yapı daha gördüm.
İşte o an anladım:
Sorun kurallar değil, kuralların uygulanmasıyla ilgiliydi.
Sorun kuralların kim için ve ne zaman geçerli olduğuydu.
Bu yazıda anlattığım kırılma, gerçeklikle karşılaşmanın yarattığı sarsıntıdır. Ama sonrası o sarsıntıdan daha tehlikeli bir süreci gösteriyor:
Alışmak, kabullenmek.
İnsan, çelişkilere alıştığında, onları sorgulamayı bırakır. Sorgulamayı bıraktığında ise idealizm, yerini sessiz bir kabullenişe bırakır.
İşte tam bu noktada bir kavşak çıkar karşımıza:
Realizm, pragmatizm ve azmin, idealizmle kesiştiği kavşak “vicdan”. Kısaca, insan kalabilmenin değerler buluşması kavşağıdır “o”.
Gençlik ideallerinin peşinden giderken başarılı olmayı da hayal eder. Başarı, iki temel içgüdüden birine mutlaka ihtiyaç duyar: Hırs veya azim.
Hırs acımasızdır. Azim ise insancıl.
Hırsı seçtiğinizde, ilkelerinizle bağınızı koparmış, ideallerinize de ta baştan ihanet etmiş olursunuz.
Çünkü insan, her şeyi kaybedebilir. Ama vicdanını kaybettiğinde, artık vicdanı olmadığının farkında olamaz.