Bir süredir kendime şu soruyu soruyorum: Hayatın sahibi miyiz, yoksa sadece emanetçisi mi?
Uzun yıllar boyunca bunun tersine inandırıldık. Sandık ki yönetenler bizden oy alır, yetki alır, yani bizden bir şey ödünç alırlar. Oysa zamanla fark ettik ki asıl ödünç alan bizmişiz. Yaşamı, düzeni, hatta bazen kendi benliğimizi bile başkalarının kurduğu çerçevelerden devralmışız.
Daha da çarpıcısı şu:
Biz geçici olduğumuzu unutup kalıcı olanın kendimiz olduğunu sandık. Oysa kalıcı olan, biz değil; bizim alışkanlıklarımızdan beslenen düzenlerdi.
Biz değiştik, dağıldık, unuttuk. Ama onlar bizim “balık hafızamızdan” güç alarak varlığını sürdürdü.
Bugün dönüp baktığımızda şunu görüyoruz:
Büyük hayaller kurduk. İlişkiler inşa ettik. Kendimizi gerçekleştireceğimizi düşündük. Ama çoğu zaman bizi yaralayan da, yanıltan da yine bu inşa ettiklerimiz oldu.
Bir rüzgâr esmiyor aslında; biz zaten dağılmaya hazırdık.
Geriye ne kalıyor?
Biraz nem, biraz hatıra…
Silikleşen izler.
Eskiden sarsılmaz sandığımız bağlar şimdi sis gibi dağılıyor. Güçlü dediğimiz şeylerin çoğu, sadece kalıcıymış gibi görünen geçicilikten ibaretmiş.
Belki de en büyük sorunumuz şu:
Kendimizle yüzleşmekten kaçıyoruz. İçimize kapanıyor, ama orada da bir hakikat bulamıyoruz. Buna rağmen hâlâ “kusursuz dostluklar” arıyoruz; çatışmasız, risksiz, yarasız ilişkiler. Oysa böyle bir şey var mı?
Unuttuğumuz basit bir gerçek var:
Biz bu hayatın sahibi değiliz. Emanetçisiyiz.
Ve emanet olduğunu unutan insan, en çok kendini tüketir.
Bugün kendimize dürüstçe bakmamız gerekiyor. İnşa ettiklerimiz gerçekten bizi mi büyütüyor, yoksa sadece zayıflıklarımızı mı açığa çıkarıyor?
Sürekli ertelediğimiz bir “iade zamanı” yok mu?
Belki de sorun düşmek değil. Sorun, düşerken kendimizi kandırmak için taktığımız sahte kanatlar.
Sessizlikte kayboluyoruz. Dağılıyoruz. Sis gibi.
Ve geriye şu soru kalıyor:
Düşmanı olmayanın gerçekten dostu olabilir mi?