EGEMENLİĞİ SAVUNMAK

Abone Ol

Tarih, yalnızca geçmişin anımsanması değil, bugünün de aynasıdır. Aynaya bakmayı reddedenler, yüzlerinde biriken lekeyi zamanla kader sanırlar.

Bir zamanlar “sömürge valisi” denilen bir kavram vardı. Açık, net, utanmazdı. Güçlü devletler, zayıf gördükleri topraklara kendi adamlarını gönderir, o ülkenin kaderini masa başında değil, doğrudan sahada tayin ederdi. Yönetim yerliydi ama iktidar yabancı. Bayrak dalgalanırdı fakat irade başkasına aitti.

Şimdi Dünya değişti. Uluslar uyandı, bağımsızlıklarını kazandı, egemenlik halkın oldu. Sömürge valileri tarihin karanlık sayfalarına kaldırıldı. Ya da biz böyle biliyoruz.

Oysa gerçek, ders kitaplarının anlattığı kadar masum değil. Zira bazı kavramlar ölmüyor, sadece kılık değiştiriyor.

Tom Barrack’tan söz ettiğimi sanırım anlamışsınızdır. Büyükelçilik makamı, kimi zaman yalnızca diplomatik bir temsil olmanın ötesine geçebiliyor. Eğer bir büyükelçi, görev yaptığı ülkenin iç düzeni hakkında pervasızca konuşuyor, yönetim biçimi üzerine rahatça ahkâm kesebiliyorsa ve buna karşılık o ülkenin yöneticileri sessiz kalıyorsa, ortada artık diplomasi değil, bambaşka bir ilişki biçimi var demektir.

Adına ister “bağımlılık” deyin, ister “sessizlik siyaseti”… Bu, egemenlik değildir.

Egemenlik, sadece sınır çizmekle olmaz. Egemenlik, o sınırlar içinde söylenen söze kimlerin yanıt verdiğiyle ölçülür. Eğer bir yabancı temsilci, bulunduğu ülkenin siyasi geleceği hakkında fikir beyan ediyor, kendini sınırsız hissediyorsa, sorun onun cüretinden öte karşısındaki boşluktur.

Çünkü cüret, genelde karşısındakinin sessizliğinden beslenir.

Daha kötüsü, bu tür açıklamalar artık bir istisna değil, olağan hâle geldiyse, sanki birileri, “Yeni düzen böyle olacak” der gibi konuşmaktadır. Karşısındakiler ise “Düzen bozulmasın” diye susmaktadır.

Oysa devlet dediğiniz yapı, sadece ekonomik ilişkilerle ayakta kalmaz. Devlet, aynı zamanda onurla yaşar. Onur ise bazen tek bir tümceyle korunur, bazen de tek bir suskunlukla kaybedilir.

Diplomasi, karşılıklılık ilkesine dayanır. Siz bir ülkeye büyükelçi gönderiyorsanız, o ülkenin de size aynı şekilde karşılık vermesi beklenir. Bu eşitliğin sembolüdür. Eğer bu denge bozuluyorsa ve buna rağmen “her şey yolunda” deniliyorsa, orada gerçek gizleniyordur ya da gerçek artık önemsenmiyordur.

Şunu sormak istiyoruz: Bir devlet, kendisine yapılan saygısızlığı görmezden gelirse, o saygısızlık gerçekten yapılmamış sayılır mı? Yoksa alışılmış mı oluruz?

Bugün yaşadığımız sorun tam da budur. Alışmak… Yavaş yavaş, fark etmeden, itiraz etmeden alışmak…

Önce sözlere, sonra tavırlara, en sonunda da duruma… Bir gün bakarsınız ki, tarihte kaldığını sandığınız kavramlar yeniden hayatınıza girmiştir. Fakat bu defa üniforma giymeden, bayrak indirmeden, işgal etmeden…

Sadece konuşarak. Ve siz susarak.

İşte o zaman mesele bir büyükelçinin ne söylediği olmaktan çıkar. Mesele, bir ülkenin neyi söyleyemediğine dönüşür.

Çünkü gerçek şudur: Egemenlik kaybedildiği gün değil, savunulmadığı gün yok olur.