DEVLETİN KÜÇÜLMESİ, SARAYIN İSE BÜYÜMESİ

Abone Ol

Tarih geçmişin aynasıdır. Fakat herkes o aynaya bakmaya cesaret edemez. Çünkü bazı dönemler vardır ki, anlatıldığında yalnızca geçmişi değil, bugünü de rahatsız eder. İşte Abdülhamid dönemi, böyle bir dönemin adıdır.

Bir imparatorluk düşünün… Sınırları daralıyor, toprakları birer birer elden çıkıyor, milletin omuzlarına borç yükü bindiriliyor. Ama aynı anda, o imparatorluğun merkezinde bir saray büyüyor. Yetki büyüyor. Korku büyüyor.

Bir adam, tam otuz üç yıl boyunca o düzenin merkezinde oturuyor.

1876’dan 1908’e kadar geçen süre, yalnızca bir saltanattan öte bir zihniyetin tarihidir. Bu zihniyet, kaybettiğini kabul etmek yerine, kaybın üzerini örtmeyi tercih etmiştir.

Sırbistan gider. Bulgaristan kopar. Bosna-Hersek elden çıkar. Kıbrıs, tek kurşun atmadan teslim edilir.

Oysa sarayda sessizlik vardır. Zira gerçek, susturulmuştur.

Kazandığı savaşı bile kazanamamış bir iktidarın adıdır bu. 1897’de Osmanlı ordusu Yunan karşısında galiptir. Yol Atina’ya kadar açılmıştır. Fakat bir telgraf gelir, savaş durur. Zafer, masada bırakılır.

Çünkü o masada yalnızca diplomasi yoktur; korku vardır.

Bir devlet düşünün… Donanmasını kendi elleriyle Haliç’e kapatan. Kendi gücünden korkan. Sonra o gücü kaybettiği için topraklarını savunamayan.

Bu yalnızca bir strateji hatası değildir. Bir zihniyet tercihidir.

Ekonomi mi? Bir imparatorluk, borçlarını ödeyemediği için kendi egemenliğini devreder mi?

Devretmiştir. Adı da konur: Düyun-u Umumiye.

Artık devletin içinde başka bir devlet vardır. Vergileri toplayan, gelirleri yöneten, hatta kendi güvenliğini sağlayan yabancı bir yapı…

Bu, yalnızca ekonomik bir çöküş değildir. Bu, egemenliğin devridir.

Demiryolları, limanlar, madenler… Yabancı şirketlere uzun yıllar boyunca bırakılır.
Toprak, sadece haritada değil, imtiyaz sözleşmelerinde de küçülür.

İçeride, bir korku düzeni kurulur. Adına “istihbarat” denir, ama halk onu başka bir adla bilir: Jurnal.

İnsanlar birbirinden şüphe eder. Söz, suç sayılır. Düşünce, tehlike olarak görülür. Gazetelerde sözcükler yasaktır: “Vatan” diyemezsiniz. “Hürriyet” yazamazsınız.

Çünkü bir iktidar, sözcüklerden korkuyorsa, aslında kendi sonundan korkuyordur.

Meclis kapatılır. Halk susturulur. Basın zincire vurulur.

Fakat saray büyür. Yetki genişler. Servet artar. Korku derinleşir ve o tümce, tarihin ortasında dikili durur.

Devlet küçüldü, saray büyüdü.

Bu dönemi savunanlar yatırımları, gelişmeleri sıralar. Doğrudur, vardır; fakat asıl mesele şudur: Ne pahasına yapıldı?

Bir ülke, özgürlüğünü kaybederek kalkınamaz. Bir devlet, korku üzerine kurularak ayakta kalamaz. Nitekim kalamadı da.

O uzun saltanatın sonunda saray büyümüş, devlet ise küçülmüştü. O devlet ise, artık kendi kaderini belirleyecek iradeyi arıyordu. O irade, sarayın içinde değil; halkın içinde doğdu.

Tarih yargı dağıtmaz, fakat hesap sorar. Abdülhamid dönemi, o hesabın en çarpıcı sayfalarından biridir.

Çünkü bazen bir devri anlamak için tek tümce yeterlidir.

Devlet küçüldü, saray büyüdü.