Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, çocuklarına bakın. Onlar nasıl konuşuyor, nasıl gülüyor, nasıl susuyorsa; asıl ülke odur.
Eğer bir çocuk, okul yolunda korkuyorsa, bir anne, çocuğunu kapıdan uğurlarken içi daralıyorsa, bir öğretmen, sınıfa girerken “bugün ne olacak” diye düşünüyorsa, orada artık sadece bir güvenlik sorunu yoktur. Orada bir toplumsal mesele vardır.
Zira okul dediğimiz yer, insanın insana güvenmeyi, sevmeyi öğrendiği ilk alandır. Sıra, sadece oturulan bir tahta parçası değildir; yaşama tutunmanın ilk eşiğidir. Teneffüs, yalnızca koşup oynama vakti değil; birlikte yaşamayı öğrenmenin ilk adımıdır.
Şimdi o alanlara korku giriyorsa, mesele kapıdaki polis sayısı değildir.
Bir zamanlar başka ülkelerde duyduğumuz okul saldırılarını uzaktan izlerdik.
Ekranlara düşen o görüntülerde hep aynı sahne vardı: Sirenler, telaş, gözyaşı…
Ve çoğu zaman şu cümleyle geçiştirirdik: “Bize olmaz.” Ama oldu.
Hem de arka arkaya…
İki gün içinde, iki ayrı şehirde…
Aynı karanlığın izleriyle.
Demek ki mesele artık “bize olur mu” değil. Mesele şu: Biz nasıl bir iklimde yaşıyoruz?
Şiddet, bir gün ansızın okul kapısından içeri girmez. Onun bir geçmişi vardır.
Evde başlar.
Sokakta büyür.
Ekranda çoğalır.
Dilde yerleşir.
Bir çocuk; hakaretin sıradanlaştığı, öfkenin neredeyse erdem gibi sunulduğu, farklı olanın kolayca düşman sayıldığı bir dünyada büyüyorsa… O çocuk, yaşamı öyle öğrenir.
Kimse, çocukların yetiştiği ortamı görmeden, çıkan sonucu anlayamaz.
Bugün karşımıza çıkan tablo, iki olayın toplamı değildir. Bu, yıllardır biriktirdiğimiz şiddetin sonucudur.
Her okulun önüne polis koyabilirsiniz. Metal dedektörleri, kameralar, devriyeler…
Ama hiçbir kamera, bir çocuğun içindeki yalnızlığı göremez. Hiçbir dedektör, biriktirdiği öfkeyi tespit edemez. Hiçbir devriye, görünmeyen bir çöküşü durduramaz.
Çünkü asıl mesele kapıda değil, içeridedir.
Bir çocuk kendini değersiz hissediyorsa, görülmediğini düşünüyorsa, sürekli bastırılıyor, sürekli dışlanıyorsa, bir süre sonra ya içine kapanır ya da sertleşir.
En tehlikelisi, duyulmayan çığlıktır.
Eğitim sadece müfredat programı değildir. Bir insan yetiştirme meselesidir.
Eğer öğretmeni değersizleştirirseniz, okulu yalnızca sınav sonuçlarına indirgerseniz,
başarıyı rakamlara hapsederseniz, çocuğun ruhu kaybolur.
Oysa bazen bir öğretmenin tek bir sözü, bir yaşamı değiştirir. Bazen adaletli bir bakış, bir felaketi daha başlamadan durdurur.
Bu nedenle bu konunun anahtarı tek bir sözcükle: liyakattir.
Liyakatli öğretmen, liyakatli yönetici, güçlü rehberlik… Gerçekten çocuk merkezli bir eğitim anlayışı…
Bunlar olmadan hiçbir tedbir kalıcı değildir.
Bugün yaşananlar bize ağır bir gerçeği anımsatıyor. Çocuğun ülkesi ölüm olamaz. Okul koridoru hastane yoluna açılmamalıdır. Bir ortaokul bahçesi, korkunun adresi haline gelemez.
Bir memlekette anneler çocuklarını okula gönderirken dua ediyorsa… Orada yalnız güvenlik açığı yoktur; orada bir medeniyet yarası vardır. Yapılması gereken yalnızca fail aramak değildir. Asıl yapılması gereken, iklimi değiştirmektir.
Çocukların içine daha çok adalet koymak…
Daha çok merhamet…
Daha çok empati…
Daha çok sanat…
Daha çok söz…
Zira insan, içinde büyüdüğü iklim kadar insan olur.
Unutmayalım ki: Bir ülke, çocuklarına korku veriyorsa… Geleceğine karanlık yazıyordur.
Daha açık ve net söylemek gerekiyorsa: Çocukların ülkesi korku olamaz.