Bereketi Kaçıran Nedir?

Abone Ol

İktidarın diline doladığı iki cümle var. Ne zaman ekonomi dara düşse, ne zaman hayat pahalılığı vatandaşın boğazını sıkmaya başlasa aynı plak yeniden pikaba konuyor:

“Faiz sebep, enflasyon sonuç.”

Yetmiyor.

“Faizin olduğu yerde bereket olmaz.”

Oysa insan sormadan edemiyor: Ortada enflasyon olmasa kim kime faiz öderdi?

Paranın değerini koruduğu, fiyatların istikrarlı olduğu bir ekonomide kimse yüksek faiz talep etmez. Çünkü faiz çoğu zaman hastalığın kendisi değil, hastalığın belirtisidir. Enflasyonun yükseldiği yerde para değer kaybeder; parasını ödünç veren de bu kaybın telafisini ister. Dünyanın işleyişi budur.

Fakat bizde yıllardır sebep ile sonuç yer değiştirmiş durumda. Ekonomik gerçekler yerine sloganlar konuşuluyor. Bilimin yerine hamaset, analizlerin yerine alkış bekleyen nutuklar geçiyor.

Faizin tarihine ve sosyolojisine baktığınızda da bambaşka bir manzara görürsünüz. Bir tarafta sermayesini kullandırıp karşılığını almak isteyenler, diğer tarafta ise o sermayeyi mümkün olduğunca ucuza kullanmak isteyen tüccarlar vardır. Tartışma asırlardır bunun etrafında döner.

Üstelik faiz meselesi yalnızca İslam dünyasına özgü bir tartışma da değildir. Yüzyıllar boyunca Katolik dünyasında da faiz yasaklanmış, çeşitli inanç ve toplumlar bu konu üzerinde farklı yorumlar geliştirmiştir. İnsanlık tarihi boyunca mesele ahlaki olduğu kadar ekonomik bir tartışma alanı olmuştur.

Bugün ise çok daha basit bir gerçeklik var:

Enflasyon yüzde 40 iken yüzde 18-20 faizle kredi dağıtırsanız o krediyi almayan çıkar mı?

Elbette çıkmaz.

Sonra ne olur?

Para bollaşır, talep artar, fiyatlar yükselir. Dün on liraya satılan ev kısa sürede on beş liraya çıkar. Çünkü piyasaya sürülen ucuz para, üretimi değil çoğu zaman fiyatları şişirir.

İşte tam da bu nedenle Avrupa’da faizlerin düşük olmasının sebebi sloganlar değil, düşük enflasyondur. İnsanlar paralarının değer kaybetmeyeceğine inanır. Tasarruf sahibi geleceği görebilir. Güven vardır.

Bizde ise en muhafazakâr vatandaş bile faizlerin çok düştüğü bir ortamda tasarrufunu bankada tutmak yerine altına, dövize ya da gayrimenkule yönelir. Para üretime gitmez; piyasadan çekilir. Ekonominin damarlarında dolaşması gereken kan yavaşlar.

Aradan yıllar geçti.

Geminin kaptanı bir zamanlar güverteye çıkıp “Faiz sebep, enflasyon sonuç” demişti.

Bugün yine güverteden sesleniyor:

“Faizin olduğu yerde bereket olmaz.”

Oysa aynı gemi yıllardır faiz denizinde yüzüyor; üstelik en çok da Türkiye limanlarında demirli duruyor. İnsan ister istemez düşünüyor: Bu sözler yolculara mı söyleniyor, yoksa aynadaki kaptana mı?

Çünkü daha önce aynı rotaya girildiğinde milyarlarca dolar buhar olup uçtu. Bedelini ise her zamanki gibi maaşlı çalışanlar, emekliler ve dar gelirli vatandaşlar ödedi. Rüzgâr yine ayrıcalıklı çevrelerin yelkenlerini doldurdu.

Belki de asıl söylenmesi gereken şudur:

Bereketi kaçıran şey faiz değildir.

Bereketi kaçıran şey; hukukun zayıfladığı, liyakatin göz ardı edildiği, kaynakların adil paylaşılmadığı bir yönetim anlayışıdır.

Tarlaya çekirge gibi üşüşüp harmanı kendine ayıran zihniyetin geçtiği yerde ne bereket yeşerir ne de hayır filizlenir.

Çünkü bereket, yalnızca rakamlarda değil; adalette, güvende ve ortak refahta saklıdır.