Önceki yazımda duyguların uygun şekilde ifade edilememesinin ruhsal sorunlara ve çeşitli bağımlılıklara yol açabileceğinden bahsetmiştim. Peki günümüzde birçok insan neden duygularını sağlıklı biçimde ifade edemiyor? Bu sorunun cevabını anlamak için çocukluk dönemine bakmamız gerekir.
Çoğu zaman çocukların duygularını ifade etmesine izin verilmez ya da bu onlara öğretilmez. Hatta duygular bile cinsiyete göre ayrılır. Erkek çocuk ağladığında “kız gibi davranmakla” suçlanır, kız çocuklarının üzülmesine izin verilir ama öfkelenmesi ayıplanır. Çocuklara çoğunlukla neyi yapmamaları gerektiği öğretilir; fakat hissettikleri duyguları nasıl anlayacakları ve nasıl ifade edecekleri öğretilmez. Oysa çocuklar son derece hassas ve algıları açık varlıklardır. Ailelerinden ve çevrelerinden gelen her mesajı dikkatle izlerler. Ebeveynlerinin söylediklerini, davranışlarını ve hatta hissettiklerini fark ederler. Sevgi ve onay görmek için çevrelerindeki beklentileri anlamaya çalışırlar.
Her ebeveynin kendi korkuları, endişeleri ve zaafları vardır. Ancak çoğu zaman bu duygular fark edilmeden çocuklara aktarılır. Örneğin yeme kontrolü konusunda zorlanan bir ebeveyn, çocuğuna sürekli “çok yiyorsun” diye uyarılarda bulunabilir. Ancak ertesi gün çocuğunu bahane ederek dondurma alır ve ardından çocuğun kendi yemeğini yememesine kızar. Bu tür tutarsız davranışlar çocuk için kafa karıştırıcıdır.
Benzer durumlar sigara, alkol ya da diğer alışkanlıklar için de geçerlidir. Çocuk bir merak ya da arkadaş etkisiyle bu alışkanlıkları denediğinde ebeveyn bazen “Büyüyünce filanca gibi tiryaki olacaksın” diye bağırır. Bu söz aslında bir uyarı gibi söylenir, ancak çocuk bunu çoğu zaman bir etiket veya beklenti olarak algılar.
HER ÇOCUK ANNE-BABASININ DUYGULARINI KOPYALAR
Ebeveynler farkında olmadan kendi korkularını çocuklarına yansıttıkça bu korkular büyür. Çocuk bu mesajları hisseder, içselleştirir ve öğrenir. Çünkü çocuklar yalnızca davranışları değil, duyguları da öğrenir. Çaresizlik, korku ve kontrol kaybı gibi duygular da çoğu zaman aile içinde öğrenilir. Psikolojide buna “öğrenilmiş çaresizlik” denir.
Eğer çocuk bu atmosfer içinde büyür ve duygularını ifade etmeyi öğrenemezse önce kendi duygularını inkâr etmeye başlar. Daha sonra da yetişkinlerin bu duygularla baş etmek için kullandıkları yöntemleri taklit eder. Bu da ilerleyen yıllarda madde ya da davranış bağımlılıklarına zemin hazırlayabilir.
Ebeveynlerin yaptığı bir diğer hata da kendi gerçekleştiremedikleri hayalleri çocuklarının hayatında gerçekleştirmeye çalışmalarıdır. Çocukların kendi kişiliklerini geliştirmesine izin vermek yerine, onları ebeveyn beklentilerine göre şekillendirmeye çalışırlar. Oysa özsaygı ancak çocuk kendi yetenekleri ve ilgi alanları doğrultusunda destek gördüğünde gelişir. Sevginin koşullara bağlandığı ailelerde ise çocuk kendini sürekli yetersiz hisseder. “Daha çok çalışırsan seni severim” ya da “yemeğini bitirirsen seni takdir ederim” gibi mesajlar çocukta sevginin koşullu olduğu algısını oluşturur.
ÇOCUĞA GÖSTERİLEN SEVGİ KOŞULSUZ OLMALI
Eğer ailede mükemmeliyetçi bir yaklaşım varsa bu durum daha da belirgin hale gelir. Çocuk karneyle eve gelir; notlarının çoğu çok iyidir, fakat tek bir ders biraz daha düşüktür. Ebeveyn çoğu zaman başarıyı değil o tek eksik notu görür. Böylece çocuk kendini başarılı bir öğrenci gibi değil, başarısız biri gibi hissetmeye başlar. Sürekli eleştirilen ve başkalarıyla kıyaslanan çocuklar zamanla denemekten vazgeçebilir. Çünkü ne yaparlarsa yapsınlar ebeveynlerinin beklentilerine ulaşamayacaklarını düşünürler. Bu durum çocukta sürekli bir kaygı ve iç gerilim oluşturur. Özsaygısı düşük, koşulsuz sevgi görmemiş bireylerin bağımlılığa daha yatkın olduğu bilinmektedir. Kendini değersiz, yetersiz ya da eksik hisseden kişiler, bu duygulardan kaçmak için bağımlılıklara daha kolay yönelebilir.
BAĞIMLILIĞIN PSİKOLOJİSİ NASIL DÜZELTİLEBİLİR?
Bağımlılıkla mücadelede çoğu zaman yalnızca bağımlı olunan maddeden ya da davranıştan uzak durmanın yeterli olduğu düşünülür. Bu elbette önemli bir ilk adımdır. Ancak tek başına yeterli değildir. Çünkü bağımlılık çoğu zaman bir alışkanlık değil, bir baş etme yöntemidir. Sorun irade zayıflığı değil; kişinin taşıyamadığı duygularla nasıl baş edeceğini bilememesidir.
BAĞIMLILIK BİR KAÇIŞ YOLUDUR
Gerçek iyileşme, kişinin duygularını tanımasıyla başlar. Birçok bağımlı birey ne hissettiğini net olarak ifade edemez. “Kötüyüm” der ama bunun öfke mi, kaygı mı, yalnızlık mı yoksa boşluk duygusu mu olduğunu ayırt edemez. Bu nedenle iyileşmenin ilk adımı duyguları tanımayı ve yönetmeyi öğrenmektir. Çünkü bağımlılık çoğu zaman yüzleşilemeyen bir duygudan kaçma yoludur. Kaçılan duygu tanındığında ve uygun şekilde ifade edildiğinde bağımlılığın işlevi de azalır. Travmalar, sorumluluklar, yalnızlık ve başarısızlık duyguları… Bunlarla yüzleşmek ve çözüm yolları aramak iyileşme sürecinin önemli parçalarıdır. Bu süreçte kişinin özsaygısını yeniden inşa etmesi de büyük önem taşır. Ancak bu sorunlar çocukluktan beri devam ediyorsa değişim kolay olmayabilir. Bu durumda profesyonel destek gerekebilir.
Bağımlılık çoğu zaman yalnız başına aşılması zor bir süreçtir ve genelde tek başına iyileşmez. Bu süreçte güvenilir insan ilişkileri, anlayış ve sosyal destek önemli rol oynar. Gerektiğinde ruh sağlığı alanında çalışan uzmanlardan destek almak iyileşme sürecini kolaylaştırabilir.